Abdülmecid ORHAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdülmecid ORHAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2016 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


AĞRI KESİCİLER DAİMA DEVA DEĞİLDİR

Varlık âleminin pek çok kederi ve saadetiyle çepeçevre kuşatılmış olan biz ölümlüler, hep semamızda bulutsuzluk özlemiyle yanar tutuşuruz.     Ömrümüzün seyr u seferinde bambaşka serüvenlere yelken açarken içimizde ümit meltemleri eser durur. Hayatın gaileleri, azapları, teessürleri gemimize dalga olup vurmaya başlayınca tedirginlik ruhumuzu kaplar. Hele  bu karamsarlığımız gerçeğe dönüşüp bir heyula gibi her yanımızı kapladıysa Allah yardımcımız ola. Bundan böyle sanki imkânsızlık sularında seyreden bir gemideyizdir. Günler asır olup üzerimize karabasan gibi çökmüş, ruhumuz bu gamdan ve tasadan azade olmayı dilemektedir. Yazık ki bir çıkış yolu bulmak, bundan böyle müşkil bir vaziyettir. Sabredip yolculuğun gerektirdiği gayreti, mücadeleyi ortaya koymak varken teskin ediciler ararız. Bir meşgale, madde, olay vs. ile ruhumuzu veya kalbimizi söndürmeye çalışırız. Avunuruz bir süre, rahatlarız; ancak nereye kadar?

Toplumun bir ferdiyiz;  yaşadığımız acıları, rahatsızlıkları dindirmek veya ötelemek için bazı ağrı kesicilerimiz vardır. İlaca benzeyen ancak gerçekte merkezi sinir sistemimize etki ederek ağrıların bir süreliğine kaybolmasını ya da azalmasını sağlayan avutuculardır her biri. Mühlet vererek çözüm bulmamızı bekler sanki. Acılar ve dertler, ağrımız kaybolmuş olsa da bir köşede sinsi sinsi durmaktadır. Vücudumuzdaki sinir alıcılarının bir bölümü ıstırabı fark eder ve ağrı arttıkça daha yoğun bir tarzda beyne mesaj yollar. Bedenimizdeki ağrıyı, hücrelerimiz kimyasal bir madde oluşturup sinirlere oradan da beyne ihtar olarak aralıksız gönderir durur. Bu uyarıyı alan beyin, konuşma merkezi vasıtasıyla rahatsız olduğunu etrafa duyurur.  Eğer ki o acıyı hissedemiyorsak ya da susturmuşsak beden daha büyük bir tehlikeye sürüklenir.  Devası güç bir hastalık, felç belki de ölüme giden bir sürece girmişizdir. İşte o sırada aldığımız ağrı kesiciler, bazı organları hatta bedeni susturmuş olsa da geçicidir bu. Hastalık büyümekte ve kendine yeni alanlar açıp durmaktadır. Hücreler, organlar feryâd u figân etse de boş bir çabadır. Beynimiz uyuşturulmuştur, organlar vaveyla ettikçe kasavetimiz dinmemektedir. Organlarda hastalık büyürken ağrılar artmakta, ancak biz de ağrı kesicileri artırmaktayız. Hatta daha keskin ağrı kesicilere başvururken yeni bir sürece girmişizdir. Damarlarımız tıkanmakta, kalbe giden yollar daraldıkça daralmaktadır. Vakit ilerlerken sinirler de ha bire yıpranır, bu arada beslenme bozukluklarımız da ortaya çıkmıştır. Nöropati dediğimiz sinirsel ağrılar çoğalmış, el ve ayaklarda uyuşmalar meydana gelmiştir. Damar sorunları da artınca kalp krizi oluşmuş, hatta ölümle burun buruna gelinmiştir.
Ağrı kesicilerle başlayıp küçümsenen zincirleme olaylar, bizi bir girdaba sürüklemeden ağrıları ciddiye alarak kaliteli bir hayata adım atmak doğru bir tercihtir. Ağrı kesicilere müptela vücudumuz, bir süre temizlenip arınırsa pek çok hastalıktan erken bir zamanda kurtulabiliriz. Bağımlılıktan kurtuluş, zor olsa da ne kadar erken yola çıkarsak tedavi şansımız da o kadar çabuk olacaktır.

Toplumda da bazı ağrılar ve ağrı kesiciler mevcuttur. Ekonomik sıkıntılar, terör sorunu, manevi buhranlar, idari problemler, uluslararası kördüğümler, ailevi meseleler, ferdi bunalımlar, vs. gibi hususlar bizleri bazı ağrı kesicilere iter. Bir zaman sonra bizler, bu ağrı kesicilerin müptelası hatta iflah olmaz bir esiri haline geliveririz. Toplumdaki pek çok organ, bilinçsizce kullanılan ağrı kesiciler sebebiyle duyarsız hale gelerek işlevini yitirir. Pek çok derde giriftar insanlar veya toplumlar, çorak toprağa belki de çöle dönecektir.

Tıpta pek çok ilaç veya ağrı kesicilerle tedavi olmaya çalışsak da en güzelinin koruyucu hekimlik olduğu unutulmamalı. Bundan dolayı bireysel veya toplumsal bedenimiz için tedavi yöntemlerini doktorlardan dinlemek, kalp ve ruh dünyamızın hastalıklarına da çareler öneren hekimlere kulak vermek en doğru çaredir.

22 Ekim 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


HAKİKAT MAĞARASINA ÖVGÜ

Biz insanlar her şeyin sahibi olduk, fakat sık sık huzura hasret kaldık. Çağlar boyu su kenarlarından ormanın derinliklerine, çöl kumlarından dağların eteklerine, o dağların gizli ve karanlık bağrı mağaralara sığındık. Madde, olaylar ve insanlar sıktı hatta neredeyse boğdu bizi. Yeni bir diriliş belki de bir soluklanma istedik. Yavaşlamalı, tefekküre dalmalıydık. İşte bizi mağara bir anne karnı sessizliğiyle kendine çağırdı. Anne karnında dünyevi ihtiyaçlardan azade yaşayan insan, dünyaya gelince şaşırdı, korktu; ancak zamanla alıştı ve mağarayı andıran anne karnından ayrılıp kendini dünyaya kaptırdı. Sonraları mekan, zaman, eşya ve hadiseler bir kazanı andıran hayatta kişiyi pişirdikçe pişirdi. İnsan kurtulmak istedi bu dev kazandan. Fakat böyle bir imkanı yoktu, işte o zaman merkezden kenara yüzdü veya yürüdü. Bu kazanda merkezi seyrederken kaynayan, fokurdayan, rengi değiştikçe değişen insanları hatta insanlığı gördü. Üzüldü, parça parça oldu. Sonra evet sonra, oradan insanlığı seyreden mütefekkirler, ilim adamları, kalp insanları yahut peygamberler hayat kazanının kenarındaki mağaradan ayrılıp insanlığı kurtarmaya çabaladılar.

Mağara, gün ışığından yani hayatın aydınlığından soyutun derinliğine inme çabasının gösterildiği mekanlardı. Gözün, kulağın, dilin maddeye karşı sanki bir nevi oruç tutma yeri... Rengin, şeklin, sesin ve tatmanın sustuğu karanlığa hapsedildiği mahaldir, mağara. Orada her şey sanki durur, susar, neredeyse hiçliğe yaklaşılır, madde olarak sıfır yaşanmaya başlanır. Ancak gözler de manaya kapı aralar. Maddenin sert, belirsiz, her an parçalanabilir topraklarından belki de kıyılarından maneviyatın ucu bucağı belirsiz sularına kulaç atarsınız. Bu sular acaba sizi nereye götürecektir? Mağara adeta bir limandır, yüzmesini daha doğrusu hissetmesini bilene ne hazineler sunmaz ki? Ancak o denize açılmadan önce o denizlerde yüzmüş, derin yolculuklara çıkmış olanlara kulak verip mağaralara öyle girilmeli.

Yer altında veya bir dağın içindeki boşluklarda bulunan mağaralar, farklı biçimlerden oluşur. Karstik mağaralar kireç taşı, mermer, tuz gibi malzemelerden meydana gelip yer altı sularının zamanla bunları eritip şekil vermesiyle ortaya çıkar. Çölde sert esintilerle uçan toz tanecikleri, kayaları aşındıra aşındıra rüzgar mağaralarını tasarlar. Bazen devasa buz kütlelerinin içindeki sular, usul usul eriyip akışa geçer ve burada buzulla kaya arasında gepgeniş boşlukların oluşmasını sağlar. Kimi zaman patlayan volkanların lavları soğuduktan sonra içinde boşluklar meydana gelir ve zamanla mağaraya dönüşür, ancak bu tip mağaralarda zehirli gazlarla sıkça karşılaşıldığı için tehlikeli mekanlardır. Bazen denizlerdeki dalgalar dik kıyılara yüzyıllar boyu çarpa çarpa bu noktalarda mağaraların oluşmasına neden olur.

Bir mağaraya girildiğinde tümden karanlık ve ürkütücü olduğu düşünülmemeli. Giriş kısmı dış dünyayla pek çok yönüyle benzerlikler gösterirken alacakaranlık kısmında ışığın az olmasından dolayı çok az bitki yaşayabilmektedir. Karanlık kısma gelindiğinde ısı ve nemin neredeyse sabit kalıp katışıksız karanlığın hüküm sürdüğü bir bölgeye ulaştığınızı fark edersiniz. Mağarada yer altı sularının mağara tavanındaki bazı malzemeleri eritip yere doğru sarkıtmasıyla sarkıtlar, bu suların yere düşüp burada zamanla birikerek yukarı doğru yükselmesiyle dikitler ve bu iki şeklin zamanla birleşmesiyle sütunlar oluşmaktadır. Bazen kalsiyum karbonat yeraltı sularını eritip bünyesine katıp yüzeye sonra çıkar, belli bir zamanın ardından buralara çökelir, bunun neticesinde mağaranın içinde travertenlerin meydana geldiği fark edilir.    

Pek çok inanç dünyasında mağara bazen uyku, ölüm, diriliş, çile, korku, inziva ve ibadet gibi hususların remzi olagelmiştir. En eski destanlardan Sümerlerin Gılgamış’ında, hükümdar Gılgamış öbür dünyaya yer altından giderek orada uyuduğu ve sonra tekrar uyandığı anlatılır. Yunan destan kahramanlarından Zeus’un annesi Gaia bir mağaraya gizlendiğinden söz edilir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde dinlerini yaşamaya ve yaymaya çalışan pek çok samimi Hıristiyan dönemin idaresi Romalıların zulmünden korunmak için mağaralara çekilip burada ibadetlerini yapmaya çalışırken bir yandan da yeni nesillere yeni dini öğretmeye çalışmışlardır İran’ın eski inançlarından Zerdüştlük’ün lideri Zerdüşt, manevi bir arınma ve mücadele için kutsal bir mağarada inzivaya girmiştir. Sabalan Dağı’nda yaklaşık yedi sene inzivada kalan Zerdüşt’ün en sonunda Ahura Mazda’ya ulaştığı rivayet edilir. Ruhsal bir aydınlanmanın peşinde olan ve sade bir hayatı talep eden Budist rahipler de mağaraları tercih etmişlerdir. Bu konuda en meşhur yer, Çin’de Mingsha Dağı eteklerinde yer alan Mogao mağaralarıdır. İpek Yolu üzerinde yer alan bu bölgeyi Lezun adında bir rahip altın ışıklar içinde pek çok Buda gördüğünü iddia edip burada bir mağara kazmasıyla her şey başlar. Zamanla başka Budistler de buraya gelip mağaralar kazar ve günümüzde beş yüz civarında mağara hala ayakta durmaktadır. Türk mitolojisinde de bereket ve yaratılış simgesi olan mağara hakkında Memlüklü dönemi Türk tarihçisi Aybek-üd Devâdârî ilginç bilgiler verir. “Ay Atam Efsanesi”nden söz eden tarihçi, Türklerin ilk atası Ay Ata’nın mağarada ortaya çıkması nedeniyle mağaranın “ana rahmi” görevi yaptığına inandıklarını söyler. Büyük Hun Devleti’nde hakan ve ülkenin ileri gelenleri Ata Mağarası’na gidip burada dini törenler yaparak atalara saygı göstermekteydi. Bu törenler Göktürk Devleti’nde de devam edegelmiştir. Orta Amerika kültüründe mağara, ürkütücü bir anlam barındırmaktadır. Mayalar, mağaraları su kaynağı olarak görürken Maya rahipleri buraları öte dünyaya giriş kapısı olarak düşünüyordu. Bundan dolayı küçük erkek çocukları tanrıları için kurban olarak seçip mağaralardaki içi su dolu çukurlara atıp tanrılarından bol yağmur ve bereketli topraklar istemekteydiler.

Üç hak dinin ortak atası Hz. İbrahim’in hayatında bir dönem mağaranın olduğu görülmekte. Rivayetlere göre, Keldan Kralı Nemrut bir rüya görür. Rüyasında bir erkek çocuğun dünyaya gelip bir zaman sonra tüm putları yerle bir ederek tüm hükümdarlığını ortadan kaldırmaktadır. Bu rüyanın ardından Nemrut, ülkede doğan tüm erkek çocukların öldürülmesini buyurur. Ancak Hz. İbrahim’in annesi, doğum vakti gelene dek bir mağaraya gizlenip çocuğunu burada dünyaya getirir ve yedi yaşına kadar kimselere fark ettirmeden onu yetiştirir. Makam-ı İbrahim denen bu bölge, şu anda Şanlıurfa’da en çok ziyaretçi toplayan yerlerden biridir. Mağara ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de Kehf (mağara) suresinde Ashab-ı Kehf’ten söz edilmektedir. Yedi Uyurlar olarak bilinen bu kıssayı, Hıristiyan efsanelerinde ve Hint destanı Mahabarata farklı biçimlerde de olsa anlatmaktadır. Dünyanın farklı bölgelerinde otuzun üzerinde mağarada Yedi Uyurlar’dan söz edilmektedir. Kıssaya göre aristokrat veya idareci sınıftan yedi genç, o devrin fenalığından ve fitnelerinden kaçıp bir mağaraya çekilir. O dönemde devrin zalim hükümdarı Dakyanus inanç sahiplerini putperestliğe zorlayıp kurban kestirmekte, kabul etmeyenleri ise öldürmekteydi. Gençler hükümdara imanlarını haykırınca Dakyanus onlara üç gün süre verince onlar da bir mağaraya sığınmıştır. Yedi genç ve yanlarında bir köpek, bu mağarada üç yüz dokuz yıl uyurlar. Daha sonra İlahi bir biçimde uyanırlar, ancak birkaç gün uyuduklarını düşünmektedirler. Arkadaşlarından Yemliha şehre inip yiyecek getirmeye gider. Ancak şehir değişmiştir, birileri durumu fark ederek onu devrin hükümdarına götürür. Bu hükümdar gencin dinindendir, başlarından geçeni anlatır. Genç daha sonra arkadaşlarının yanına dönüp başından geçenleri onlara aktarır. Daha sonra tümü uykuya dalar ve hükümdar mağaranın ağzını kapatır.

Mağara olarak Hira mağarasının İslam aleminde yeri apayrıdır. Hz. Muhammed (asm), Ramazan ayı geldiğinde Nur Dağı’na gidip Hira mağarasında günlerce tefekküre dalardı. Tarih 610, Ramazan’ın yirmi altısı ve bin aydan hayırlı Kadir gecesidir. Hz. Cebrail burada Alak Suresi’nin ilk beş ayetini Efendimiz’e (asm) okur:"Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla! O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. İnsana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediklerini öğretti." Bundan böyle Hira mağarası, kutlu bir zamanın başlangıcına tanıktır. Aradan on iki yıl geçecek ve Mekkeliler Hz. Muhammed’i(asm) doğduğu diyardan çıkarıp peşlerine adamlar salmıştır.  Efendimiz (asm), Hz. Ebu Bekir’le Sevr mağarasına sığınmıştır. İşte mağaradaki halleri Tevbe suresi kırkıncı ayette şöyle tasvir edilir: "Eğer siz Peygamber'e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kafirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına:’Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kafirlerin davasını alçalttı.”

Yirminci asrın başlarında Bediüzzaman Said Nursi, İstiklal Harbi’nin ardından siyasetten ve toplumsal hayattan uzaklaşıp Van’ın Erek Dağı eteklerine gider. Zernebad suyu başında bir mağarada kalıp talebe yetiştirerek iman hizmetine kendini adamıştır. Ancak devrin siyasileri onu buradan alıp Barla’ya sürgüne gönderir. Bediüzzaman, bu yeni mekanı daha ihlaslı görmüş ve adeta sürgün rahmete dönmüştür. Barla için şunları söyler:”Rusya’da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücuduma yüklemedi.” Burada Risale-i Nur’ları yazmaya başlayan Üstad, Barla’yı kendine manevi bir mağara yaparak devasa bir iman hizmetinin programını hazırlamıştır.

Mağara denilince Yunan filozof Eflatun’un Devlet adlı eserindeki alegoriyi hatırlamamak olmaz. Eflatun, bir mağarada ayaklarından, ellerinden ve boyunlarından zincirlenerek çocukluklarından bu yana hiç hareket etmeden karşılarındaki duvarı izleyen insanları anlatır. Arkalarında bir ateş yanmaktadır ve mağaranın ağzından gelip geçenlerin yansımaları bu ateş aracılığı ile duvara akseder. Zincirlenmiş kişiler bu yansımaları seyredip arkalarından gelen seslere manalar yükleyerek hayatı böyle yaşamaktadırlar. Fakat bu mahpuslardan biri zincirlerinden kurtulup ışığa ulaşınca hayatın hakiki anlamını fark edecektir. Dışarı çıkıp aydınlığa karışan mahpus, bu ilk çıkışta güçlük yaşayıp meşakkat çekse de gelip geçici bir haldir. Zamanla gözleri alışan mahpus, gördüğü dünyayı mağaradakilere de anlatmak isteyip zincirlerini kırmaları için onları teşvik edecektir. İşte burada filozofların, aydınların, düşünürlerin büyük dramı, trajedisi yahut zaferi ortaya çıkacaktır. Bazı insanlar mağaradan çıkan bu insana kulak verip ışığa yönelerek kendini gerçekleştirmeye çalışırken bazısı da karanlığa, esarete devam eder. Çünkü esirliğin başka bir tadı, rahatlığı vardır ve kişi bunları bırakamaz. Bazı kişilerin de ışığa bakması için cesareti olmalıdır. İşte herkes bu cesareti gösteremez, hakiki aydınlar ve düşünürler müstesna…

Çağımız insanı mağaranın geçmişte kaldığını vehmetse de gerçek bunu söylememekte. Zaman; renkleri, tatları, şekilleri, duyguları, nesneleri değiştirip mekanlarda oynamalar yaparken mağaraları unutmadı. Etrafımıza baktığımızda dağları andıran koca binalardaki evler, ofisler günümüz insanı için tezyin edilip mağaranın yeniden sunuluşu değil midir? Metrolarda, devasa AVM’lerde, tünellerde, yeraltındaki işyerlerinde hayatın hayhuyunda kaybolan insanlar, sterilize edilen modern mağaralarda durmuyor mu? İnsan ister eski zaman mağaralarını kendine iskan etsin ister günümüzün şaşalı mağaralarını neticede o mağara elbet yıkılıp gidecektir. Ne diyordu Şair Eşref :”Cihâna sığmamışken bir mezara sığdı İskender / Varıp baksan o da şimdi yıkık bir gâra (mağara) dönmüştür”

10 Eylül 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


HENGÂME

Bir gece uzak sokaklardan gelen bir ses, insanı uyku aleminden söküp alırken çocuklarda bir ürperme yahut gerilim meydana gelir. O ses, saniyeler ilerledikçe yaklaşır da yaklaşır. Kulaklarınızı tıkasanız da engel olamazsınız. Gecenin tüm karanlığında o velvele, şiddetini artırdıkça artırır ve her yanı kaplar. Beyninizi çatlatacak hale geldiği anlarda kendinizi bir köşeye kıstırılmış gibi hissedip tüm çaresizliğinizle örtünüzün altında bekleşirken Allah’a sığınırsınız. İşte o lahzada, sanki bu uğultu bir yolunu bulup beyninizin içine girmiş ve orayı kendine mekan tutarak kıyamet sabahına çağırmaktadır.  Bu hengâmede sokak sakinleri de uyanmış ve sanki İsrafil aleyhisselamın suru çalınmıştır. Başınızda değirmen çevrilirken ahalinin uyanması sizi biraz teskin eder. Sonra bu curcuna, şamata azalmaya daha doğrusu uzaklaşmaya başlar.  O dehşetli dağdağa, şimdi tatlı bir tıngırtıya neredeyse ninniye dönmeye başlamıştır. İşte bu sesin sahibi, silindirik bir şekle sahip kasnağın iki tarafına gerilmiş derilerin sabitlenmesiyle oluşan davul ve bu davula belirli bir ritimle vurulan tokmaktır.

Ramazan geldiği vakit şehrin farklı mahallelerinde davulcular tezahür eder. Belki önceleri kimse tanımaz, görmez hiçbirini. Ancak kısa zamanda davullarının sesi ve biraz yetenekli olanları manilerinin dizeleriyle cümle aleme kendisini tanıtıverir.  Davula vurup sokakları bir ay arşınladıktan sonra bahşişleri toplarken yüz yüze gelir ve bazen küçük cüsseli ya da sıradan bir adamın kimi geceler bizi nasıl ürküttüğünü düşünerek kendi kendimize güleriz. Alelade bir adamın elinde o çalgı nesnesiyle siz karanlıkta uyurken bir heyula gibi ruhunuzu nasıl da avucunuza alıp curcunasıyla tedirgin ettiğini düşünerek şaşarsınız.  Velvelesi bitmiş olsa da o vakitler, ruhunuzun bir köşesine hafif bir iz bırakmıştır o davul sesi.  Ancak aynı davul bu sefer bir düğünde, şenlikte, törende çalınırken sizi coşturdukça coşturur. Belli aralıklarla tokmak ve çubukla davula vurulurken insanlar da o tempoya kendilerini kaptırır. Sanki o tokmak insanları kendisine bağlamış ve zamanın artık idarecisi olmuştur. Vuruş hızı arttıkça insanların da hızı buna ayak uydurur. Buna uydukça sanki kişi de kendinden geçer ve izleyenler de coştukça coşar. Davul, neşeli ve insanları coşturmaya azmetmiş bir ele teslimdir. İnsana korku veren yahut neşe veren de davul değil, onu tutan eldir.

Anadolu’da köknar, meşe, ceviz gibi ağaçlardan ortalama elli santim çapında ve otuz santim yüksekliğindeki bir kasnakla davul yapılır. Bu kasnağa koyun, dana, kuzu, keçi gibi hayvanların derisi gerilir. Islak bir halde germe çemberlerine takılan bu deriler, kuruduktan sonra kasnağa takılır. Kalın derinin takıldığı yere sağ elle tokmak, ince derinin olduğu yere sol elle ince ve yarım metre uzunluğunda bir çubuk vurularak davul çalınır.

Eski çağlarda Uzakdoğululardan Mısırlılara, Sümerlerden Hunlara pek çok millet davul kullanırdı. Amerika yerlileri dini törenlerinde dans esnasında tempo maksadıyla davul çalardı. Avrupa’da yerleşmesi ise ancak on altıncı asırda Osmanlı aracılığıyla olmuştur. Türkler; Şaman inancına bağlıyken din adamı olan kamlar, kötü ruhları davul çalarak kovardı.  Ayrıca at yarışında, güreşlerde, cirit oyunlarında, düğünlerde davul sürekli olarak kullanılmıştır. Türkler, Müslümanlığı kabul ettikten sonra davul etkisini kaybetse de tuğ ve sancakla beraber devletin egemenlik sembollerinden biri olmayı sürdürmüştür. Mehterin tek yüzü olan büyük davuluna kös ismi veren Osmanlılar, davulu pek çok sahada kullanmıştır. Savaş esnasında askerleri bir arada toplamada, fetih haberinde, halka haber verme zamanında, han ve şehirlerde akşam kapılar kapanırken, yangın görüldüğü vakit farklı ritimlerle çalınan davuldan faydalanılmıştır. Osmanlı döneminde davula tabl ve davul çalana da tabl-zen denilmekte idi. Şair Baki, bir beytinde davul, kös ve nakkareye yer verirken şunları söyler:”Çalındı kûslar tabl u nakkare kıldı âvâze / Düğün bayrâm idi gûyâ guzâta cenk meydânı”

Günümüzde belli notaları ve tonları çıkaran pek çok davulu modern orkestralarda görmekteyiz.  Özellikle yumuşak veya yüksek tonlarda çalması için akort edilebilen timpaniler, beş parça davul ve üç parça zilden oluşan bateri bildiğimiz davul anlayışına farklı boyutlar katmakta.  Genellikle çift olarak kullanılan Afrika kökenli, elle veya parmakla vurulan bongo davulu, silindir biçimindeki büyük ve yine Afrika kökenli konga davulu, çoğunlukla yerliler tarafından haberleşme maksatlı kullanılan tamtam davulu farklı milletlerce kullanılan özgün enstrümanlardır. Neredeyse gök gürültüsü ya da top sesine yakın bir gürültü oluşturmak amaçlı bas davul, askeri bandoların vazgeçilmezidir.

Davul, şimdilerde okulların trampet takımında iki çubukla çalınıp bir zamanlar insanları derinden etkileyen o büyüleyici etkisini kaybetmiş olsa bile hâlâ bazısı için eski hükmünü bir motif olarak da sürdürmektedir. Davul çoluk çocuğun eline düşmeyerek o mahrem ve esrarlı manasını korumaya devam ederek savaşlarda zor anlarda nasıl tüm askeri toplayıp bir hedefe yöneltiyor idiyse yine o havayı estirmeliydi. Davulun çok olduğu ve çok çalındığı yerde artık kulaklar onu duymaz olur. Günümüzde artık davuldan ve davul gürültüsünden sessizliğe, dinginliğe yani huzura kalbimiz ve kulaklarımız hasret. Devrimiz sükunet açlığı yaşıyor. Öyle bas bir davul veya kös hengâmesi lazım ki o açlık bitsin ve sükunet dönemi başlasın.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN



KİBRİTİ TUTUŞTURMAK

Bir zamanların yaygın tutuşturucusu kibrit artık bizlere elveda demekte. Yirminci asrın başlarında en şatafatlı dönemini yaşayan fosforlu minik tahta parçacığı, şimdilerde unutulup gidiyor ve bu gidişte hatıralarını da yanına alıp gözden kaybolacak.

Alman simyacı Hennig Brand 1669’da felsefe taşını bulup onunla da bazı metalleri altına çevirme hayali kurarken fosforu keşfeder. O çağda fosfor, ateş için kullanılamamıştır. Aradan yıllar geçer ve fosfor, on dokuzuncu asrın başında kibrit imalinde tercih edilecektir. Takvimler 1827’yi göstermektedir ve kibritin sürtünmeyle ateş alıp yandığı İngiltere’de tesbit edilmiştir. Sonraları Fransa, ABD, Avusturya gibi farklı ülkeler de kibrite değişik biçimler verip özgün katkılarda bulunarak bu ateşleyici geliştirir. Hatta 1932’de Avusturya’da imal edilen bir kibritin içine konulan bir madde sayesinde yanma yavaş yavaş gerçekleşir ve bir kibrit kırk kez kullanılabilir.

Kibritin ucunda, kükürt ve oksitleyici olarak da potasyum klorat bulunur. Sürtünmesini artırmak için incecik cam tozu da karışımına eklenir. Bu karışımı bir arada tutan tutkal ve nişastayı da unutmamak gerekir. 1929’a kadar Avrupa’dan ithal ettiğimiz kibrit, 1932’de İstanbul’da üretilmeye başlanır. Bu üretimi de bir ABD firması yirmi beş yıllığına tekel olma şartıyla kabul eder. Karşılığında ülkemize on milyon dolarlık uzun vadeli kredi sağlar. Dönemin yöneticileri de bu sermayeyle Merkez Bankasını kurar. 1950’li yıllarda Türk firmalar da kibrit imaline teşebbüs eder. Ancak son yıllarda çakmağın yaygınlaşmasıyla bir zamanların meşhur Malazlar ve Kav gibi firmaları fabrikaları kapatmaya başlar. Artık çakmağın devridir ve kibritin tahtı yıkılmıştır. Kibrit bundan böyle nostaljik bir öğe olarak hatıralarda kalmaya mahkumdur.

Ocağı, sobayı tutuşturma niyetiyle yakılan kibrit çöpü, bazen yaramaz bir çocuğun elinde bir evi ateşler içinde bırakabileceği için kibrit taşıyan her çocuk insanı inceden inceye tedirgin eder. Fakat Andersen’in o hüzünlü masalı  Kibritçi Kız hikayesindeki kibritler zihnimizi bir anda değiştirebilmekte. Masalı dinlerken isteriz ki o yetimciğin daha çok kibriti olsun, o kibritleri satsın yahut her kibriti yakarken çabucak sönmesinler ve o soğuk yılbaşı gecesinde hayal alevlerinin içinde annesini görsün. Ne zalim bir masaldır Kibritçi Kız, bir Kemalettin Tuğcu kitabının iç burkuntusunu hissederiz. O anları hızlı geçmek lazım, insanın yüreği dayanmaz kızcağızın elinde yanmış kibritlerle donmuş bir vaziyette sabah bulunuşu ve yüzünde tatlı bir gülümseme… Evet Andersen zalimdir, bu hissi bir de Kurşun Asker masalında yaşatır ve ona da yürek dayanmaz. Belki de yazar zor geçen çocukluk yıllarının acısını dindirmeye çalışmaktaydı. Her ne olursa olsun, bu masallar çocuklara elindekilerin kıymetini bilsin diye anlatılmakta. Anlatılır ancak o masumların kalp dünyasında ne volkanlar patlayacak, nasıl uçurumlar oluşacak hiç düşünülmez mi?

Minik ve başıboş bir kibrit çöpü, koca ormanı kül haline getirir de bir vakitler ormandan kopup kibrite dönüşen o çöpün hem kendini yakmasına, hem de ormanı küle dönüştürmesine akıl sır ermez. Bir kibrit, nice ağacı yakıp dünyayı küle çevirse de bazen o bir kibrit dünyayı aydınlatır. Sezai Karakoç “Batı Şiirlerinde Çeviriler” in girişinde “Bizim işimiz bir kibrit çakmak. Dünyayı yakmak için değil, dünyayı ışıtacak meşaleyi tutuşturmaya kendi çapımızda yardımcı olmak için.” demekteydi.  Bu minvalde bir düşünceyi yine kibrit metaforuyla misallendiren Bediüzzaman Said Nursi, İctihad Risalesi’nde iyi çevrenin kişinin inkışafında çok büyük fayda sağlayabileceğini ve böyle bir çevrenin üniversite gibi kişiyi kısa zamanda parlatabileceğini ifade eder:”İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan müstaid, ictihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olur.” Bediüzzaman’ın hayatının bir kısmı hapishanede geçmiş ve Meyve risalesi gibi bazı risaleler, bazen kibrit kutularına hapishanede yazılıp daha sonra çoğaltılmıştır. Talebelerinden Bayram Yüksel hatıralarında Üstad ve talebelerinin Afyon hapishanesindeki halini anlatırken şunları söyler:”Üstadımız pencereden bakar, bizleri gördüğü anda bulduğu küçük kağıt parçalarına yazdığı kısımları kibrit kutusuna koyarak bize atardı. Biz de bu parçaları hemen ağabeylere verirdik. Önce onlar yazarlardı, sonra biz çoğaltmaya başlardık.” Bediüzzaman’ın çok sevdiği talebelerinden ihlas abidesi Hafız Ali Denizli Hapishanesi’nde vefat eder, yıl 1943’tür. Üstad’ı o vakit bu hapishanede zehirlenmişlerdir, çok sıkıntı çekmektedir. O günlerde hapishanede dua ederken diğer talebelerin de iştirak etmesini isteyen Hafız Ali, Allah’tan şunu ister: “… Eğer  Üstadımın eceli geldiyse, onun yerine benim canımı al, ona afiyet ver.” Kısa bir zaman sonra Hafız Ali hastalanıp vefat edecektir. Onun hakkında Bediüzzaman “benim bedelime şehid oldu” deyip ardından derin bir acı ve hüzün yaşar. Üstad daha sonra işte bu zor şartlarda bir kibrite not yazıp talebesi Hafız Mustafa’ya atar, notta şunu okuruz:”…Mümkün olduğu kadar beni buradan alınız. Hayatım tehlikededir…” Hapishanede bazen kibrit kutularına yazılıp günümüzde dünyanın pek çok diline çevrilen Risale-i Nurlar Sezai Karakoç’un ifadesindeki “dünyayı ışıtma” vazifesini bin bir çileyle sürdürmüştür.

Takvimler 1951’in ekim ayını gösterirken yirmi dört yaşındaki Ahmet Arif tutuklanır. Sansaryan Hanı’nda bir hücreye konur, şair burada çarpıcı ve acı verici dizelere ilham olacak zamanlar yaşar. Hücrede bir kibrit çöpü bulup duvarda bir takvim oluşturur. 128 gün hücrede kalan Ahmet Arif, baskılara dayanamayıp neredeyse delirecektir. Bileklerini keser, hastaneye götürülür. Sonraları bırakılsa da kısa sürede tekrar tutuklanacaktır.1955’te serbest kalan şairin yüreğinde hapishane günleri derin izler bırakmıştır. “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı şiirinde haykırırken okyanusta kaybolmaya yüz tutan bir kibriti bile unutmayıp ona şöyle yer verir:”…Seni bağırabılsem seni, / Dipsiz kuyulara, / Akan yıldıza. / Bir kibrit çöpüne varana. / Okyanusun en ıssız dalgasına / Düşmüş bir kibrit çöpüne...”
O yıllarda kibrite sadece hapishanelerde rastlamıyoruz. Misafir şiirinde Orhan Veli can sıkıntısını anlatırken kibriti farklı bir amaç için kullanır. Dönemin siyasi şartları sürekli değişkenlik arz ederken şairimiz, siyasi konularda biraz kenarda durmaktadır.  Son yıllarında bazı siyasi tavırlar gösterse de genel çizgisine baktığımızda şair, siyasete biraz uzaktır. Şiirlerinde halka ulaşmak ve şairaneliğe karşı bir tavır sergilemeye çalışmaktadır. Bunu rahat anlaşılabilen dizelerle yazıyor gibi gözükse de şairin sembolist ve sürrealist sanatçılardan etkilendiğini de aklımızdan çıkarmayıp bazı şiirlerine o gözle de yaklaşabiliriz. Şiirde kibrite yer verirken şunları söyler şair:”Dün fena sıkıldım, akşama kadar, / İki paket cıgara bana mısın demedi, / Yazı yazacak oldum, sarmadı, / Keman çaldım ömrümde ilk defa, / Dolaştım, / Tavla oynayanları seyrettim, / Bir şarkıyı başka makamla söyledim, / Sinek tuttum bir kibrit kutusu; / Allah kahretsin, en sonunda, / Kalktım, buraya geldim.”

Bir kutuda kırk çöp bulundurup sağ ve sol tarafında şerit halinde tutuşturucu barındıran bir bölgeye sahip olan kibrit kutusu ve çöpleri sanki insana dair de pek çok şeyi fısıldar.  Her kibrit çöpünün bir yakılma gayesi vardır, bu gaye binlerce ağacı yakma veya ocaktaki yemeği yakma da olabilir. Bazı kibrit çöplerini birkaç kez denersiniz fakat yanmazlar, yansalar da alelacele sönerler. Sabırsız insanlara ya da talihsiz insanlara neler söylemez ki o minicik nesne. Bazısı vardır inceciktir yanmaz dersiniz, kırılıverecektir ama hiçbir şey olmaz, sonuna dek yanar da yanar. Kimi zaman öyle kalınca kibritler görürsünüz bu şimdi nasıl da tutuşur meşale gibi yanar derken hiç yanmaz, hayal kırıklığıyla kalıverirsiniz yahut kısa bir süre yanıp sizi düşündürmeye başlar. Kimi zaman birbirine yapışık olanları görürsünüz beraber yanar giderler, bazı arkadaşları hatırlayıp birbirlerine karşı vefalarını yahut başlarına iş açmalarını hatırlarsınız. Bazen kutudaki birkaç çöpün uç kısmında kimyevi yanıcı maddenin olmadığını görürsünüz, işte o an aklınıza hayata gelip buradan amaçsız gidiveren kimseler gelir. Yine bir kibrit kutusu açılınca evvelen üsttekilerin yakıldığını görürsünüz ve yukarıda durmanın bir bedeli olduğunu düşünürsünüz. Kibrit çöplerinden bazısı eğri büğrü olsa da mükemmel yandığını izlerken kimi dostlarınızın birkaç eğriliğine fazla takılmamak gerektiğini aklınıza getirirsiniz. Tüm kibritlerin yanıcı kısmı aynı yöne bakarken birkaçı ters istikamete bakar ve onlar hemen göze takılır; işte o an eliniz bu uyumsuz olanlara gider de farklılıklara iyi veya kötü biçimde bir anlam yükleneceğini görürsünüz. Bazen bir kibrit çöpü karanlıktaki bir mumu yahut bir meşaleyi yakıp karanlığı aydınlatırken bazen yemyeşil bir ormanı cehennem ateşine çevirir. Gün olur gövdesi beyazımsı bir kibrit çöpü kutudaki gövdeleri beyazımsı tüm çöpleri yakar da hepsi çaresizce simsiyah küle dönerken siz bakakalırsınız.


Küçük bir niyet kibritçiğinin insanoğlunu nereye götüreceği bir muammadır. Kibrit kutusuna benzeyen ömür kutusu içinde pek çok yılı saklı tutar, fakat üzerinde “vasati 40 çöp” yazmaz ve yılların adeti hep bir sır olarak durur. İşte bir gün o son çöpü alıp yakmaya çalışırken Can Yücel’in “Kibrit Çakıyorsun Karanlıkta” şiiri aklınıza geliverecektir: ”Bir iş açacaksın sen başımıza / yangın mı olur artık, bahar mı?“. O vakit herhalde insan geriye dönüp ömrüne bakarken yangın mı çıkardı, bahar mı getirdi anlamaya başlayacaktır.

13 Ağustos 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN




YERLE GÖK ARASINDA

Balkon, bir binanın üst kısımlarında yer alıp genel yapının bazen iç bölümünde bazen de dışında bir çıkıntı olarak inşa edilir. Bir evin yahut yapının dış dünyayla iç dünyanın buluşma ve bağlantı noktasıdır. İtalyanca “balcone” diye isimlendirilen yapıların bu kısmı Hıristiyanlık’ta görünürlük kazanmıştır. Katedrallerde balkonlar dini törenleri halka belli bir mesafede izlemek amacıyla yapılıp zamanla geliştirilmiştir.

Kimi zaman ahşaptan, kimi zaman taştan ve yirminci yüzyıla doğru demirden de balkonlar yapılmıştır. Günümüzde bazı balkonlar camlı doğramalarla evlerin bu çıkmalarına yeni bir şekil vermiştir.


Balkon bir Batı estetiği olarak mimaride kendine yer bularak asırdan aşıra gelişmiş, farklı formlarla binalarda kullanılmıştır. Batı mimarisinin ve kültürünün doğal bir parçası olarak zihinlerde yer etmiştir. Bir Batı masalı olan Rapunzel kapatıldığı kulenin balkonundan uzun saçlarını aşağı doğru uzatarak aşık prensin kuleye çıkmasını sağlar. Shakespeare’in Romeo ve Jüliette’inde, Romeo her gece sevgilisini görmek için balkonun altına gelir ve en güzel sözcüklerle ona hitap eder. Juliette de o balkondan gecelerini aydınlatan Romeo’ya yıldızları andıran parlak cevaplar verir. Edmond Rostand’ın gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı Cyrano de Bergerac’daki balkon sahnesi hem etkileyici hem de hüzünlendirici bir bölümdür. Roxanne’ya aşık olan Cyrano, uzun burnu sebebiyle sevgilisine açılamaz. Yakışıklı arkadaşı Christian gece vakti balkonun aşağısında Roxanne’ya seslenirken en güzel sözcükleri söyler, fakat bu sözcükler Cyrano’nun kulağına fısıldadıklarıdır. Roxanne için kişinin görünüşü değil sözcükler önemlidir ve hikayenin devamında o sözcüklerin sahibini arayacaktır.

Rönesans dönemi tiyatrosunda balkon zengin, soylu yani güç sahiplerinin oturdukları mekana dönüşmüştür. Eski Roma’da yahut on dokuzuncu asırda Viktoryen döneminde güç sahiplerinin halka buradan seslendiklerini görürüz. Geçen asırda Mussolini, Hitler gibi halkı çılgın maceralara sürükleyen liderleri fark ettiğimiz gibi Arjantinli Başbakan Juan Peròn’un tutuklanması üzerine eşi Eva Peròn’un balkonda halka seslenmesi ya da Mandela’nın özgürlüğüne kavuşunca ırkçılığa karşı balkondan halkına seslenişi ayrı bir simgedir. Günümüzde Katolik Kilisesi’nin manevi lideri Papa’nın dindaşlarına balkondan konuşması da bir gelenektir.

Osmanlı mimarisinde uzun zaman yer bulamayan balkon, on dokuzuncu asırda Batı takipçiliği üzerine yavaş yavaş değişik yapılarda kendine yer bulmaya başlamıştır. Osmanlı’nın Müslüman evinde cumba dediğimiz evin dışına taşan kapalı bir çıkıntı mevcuttu. Geçen yıllar cumbayı değişikliğe uğratarak evin mahremini dışa açmaya başlamıştır. İslam dünyasında minare ya da müezzinin evinde balkonu andıran bir çıkıntıya rastlarız. Bazen büyük konaklarda iç avluya bakan mekanlarda da balkonla karşılaşırız.

İç dünyamızdaki değişim, zamanla dışta da değişikliği gün yüzüne çıkartmış ve milletlerin ruhu mimaride kendine vücut bulmuştur. İşte bunun bariz örneklerinden olan balkonu Sezai Karakoç, "Balkon" adlı şiirinde somutlaştırmıştır. “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon / Ölümün cesur körfezidir evlerde / Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların / Anneler anneler elleri balkonların demirinde /// İçimde ve evlerde balkon / Bir tabut kadar yer tutar / Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen / Şezlongunuza uzanır ölü /// Gelecek zamanlarda / Ölüleri balkonlara gömecekler / İnsan rahat etmeyecek / Öldükten sonra da ///  Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların”

Dışa kapalı ve mahrem, ancak içe doğru açık ve derin bir dünya peşinde olan İslam dünyasında balkon sanki ecnebi bir imgedir. Karakoç, Taha’nın Kitabı adlı eserinde modern kent anlayışına tepkisini ortaya koyarken “kent bir tabuttur” der ve ”çivisi insan” diye ekler.  Şair yeni kent düzeninin unsurlarından balkona ihtiyatlı, soğuk hatta ürkerek yaklaşır. Çocuklarını kentin karmaşasına bırakan annelerin balkondaki tedirgin yüzüne işaret ederken balkondaki çamaşırların günü gelince bir kefene de dönüşebileceğini söyler.

Balkon iç dünya ile dış dünya arasında bir liman gibi gözüküp mahreme kapı aralarken balkonu kapatarak her şeyin yavaş yavaş alenileşip sıradanlaşmasına bir çözüm bulmaya çalışanları takdir ediyor ancak "ilginç zamanlarda" yaşadığımızı da hatırlatıyoruz. Balkona tümden bir tepkiyle çağın zorlamaları karşısında insan, gücünü tamamıyla yitirebilir. Balkona hepten karşı durmak yerine bazı güzelliklerini de gözden kaçırmak hayatın bazı gerçeklerini de ıskalamak olacaktır.

Ülkemizde geçen asır bir balkon kültürünü de usul usul oluşturmuştur. Son dönemlerde pek çok şehirde estetik hava kattığı düşünülen Fransız balkona bir yönelme olsa da birkaç yıl önceki yeni yönetmelikle binalarda balkonlar tekrar genişlemeye başladı. Yeniden balkonun bazı güzellikleriyle baş başa kalıyoruz. Yazın yemeklerin yenip çayların yudumlandığı bir serin mekan olan balkon, kışları bazı yiyeceklerin saklanıp asıldığı erzak mekanı yahut üç beş çamaşırın kurumaya alındığı köşeye dönüyor. Bazen hanımeli, sardunya, kasımpatı, menekşe, sarmaşık derken anneler için küçük bir çiçek bahçesi haline yavaş yavaş döneceğini görmekteyiz.  Bu değişim sadece üç beş katlı binalarda değil, bakarken insanın gözünün neredeyse alamadığı ve ruhunun tedirginlik yaşadığı gökdelen tarzı yerleşim merkezlerindeki dev balkonlarda da yaşanmakta. Hatta bazı devasa balkonlarda sakinlerine handiyse bir koca bahçe sunulmakta.

Balkon bizi yerden tamamıyla koparmadan göğe yaklaştırıp ruhumuza bir dinginlik ve zenginlik katacaksa ona tümden düşmanlık da herhalde doğru değildir. Yere bir minder atıp yalnız başınıza geceleri göğe bakarken o an balkonun Turgut Uyar’ın “göğe bakma durağı” haline de geldiğini fark edeceksiniz. Bu da az şey midir?
 

30 Temmuz 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


SOBANIN MACERASI

Sıcakların dünyamızı kapladığı şu günlerde kendimizi bir sobanın içinde gibi hissediyoruz. Devasa bir sobaya dönen yerküre ve yukarıdan ateşiyle yakıp kavuran güneş… İnsanoğlu yazın bu gök sobasından şikayet etse de kışın zemheri soğuklarında Leyla’sını aramaya duran Mecnun misali güneşi arar durur. Güneş önüne bulutları, yağmurları, karları yığıp biz insanlara yüz vermez. Özletir ve sanki bundan lezzet alır. İnsan eski çağlardan bu yana güneşle aydınlanıp onunla ısınırken kışın ne yapmakta idi? İşte burada çağlar boyu bir tekamül sürecinden geçen ocak, mangal, şömine, soba ve kalorifer gibi nesneler imdadına yetişmiştir. Katı, sıvı, gaz ve son olarak elektrikli yakıtla çalışan sobalar evlere, işyerlerine kurularak insanların en önemli hayati ihtiyaçlarından birini karşılamıştır.

Soba, Macarca çiniden yapılan ev hamamı “szóba” sözcüğünden alınmış gözükmekte. Ancak Macarcaya da Almanca “stuba” sözcüğünden dönüştürülmüştür. Eski dönemlerde evlerde yemek yapmak, ısınmak, için birkaç taş alınıp belli bir mesafeyle konularak içinde ateş yakılır ve buna ocak denilirdi. Zamanla bu ocaklar barınakların içine alınıp dumanını atmak için üst kısma delik açıldı ve gün geldi bacalar yapıldı. Ocak yavaş yavaş evin bir parçası haline gelip duvarlara gömülü olarak hazırlanıp baca tertibatı üzerinde ayrıca duruldu. Selçuklular ve Osmanlı döneminde ocaklar yapı sanatında süslemeleriyle de dikkat çekerek bir göz zevkine de imkan vermiştir. Ocağın nadir de olsa şiire yansıyıp edebiyatta da kendine yer bulduğunu görürüz. Şair Nâbî mangala veya ocağa “âteş-dân” derken bize ravzayı hatırlatır: “Yazsalar ravzasının nâmını âteş-dânâ / Zîr-i âteşte olur bir çemen-i sebz-remâd” Nâbî Resulullah’ın (asm) ravzası ocağa yazılsa o ateşin altı, yeşilden bir küle dönüşür deyip muhabbetini bize de duyurur.

Dünyanın farklı bölgelerinde ısıtma ve yıkanma suyu için değişik sobalar üretilirken sobanın içine odun ve kömür atıp üzerinde yemek yapma fikri on yedinci yüzyılda ABD’de ortaya konmuştur. Sonraları Pensilvanya’da dökme demirden kuzine dediğimiz içinde yemek yapılabilen ilkel sobalar bulundu.1798’de Amerika doğumlu Bavyeralı Benjamin Thompson, Münih’te tuğladan ürettiği bir ocağın içine madeni raflar koyup altına da ateş yakıp bu sobayı ısıttı. Sobanın üzerinde de yemek hazırlayıp kuzine dediğimiz bu sobaların daha çok ilgi görmesini sağladı.  

Soba zamanla Osmanlı topraklarında Balkan yarım adasından yola çıkıp İstanbul’da görülmeye başlarken ona tereddütlü yaklaşıldı. Bazı Müslümanlar sobayı bidat kabul edip mangaldan yana çıksa da zamanla soba ülkede usul usul yayıldı. Kimi Yahudi din adamları da bu yıllarda sobaya tavır aldı, fakat bu uzun sürmedi. Önce konaklarda soba için düzenleme yapılıp bazısında çini olanları mekana güzellik versin diye üzerinde titizlikle duruldu. Zamanla devlet daireleri de bu serüvene iştirak ederek sobanın ülke topraklarında taht kurmasına izin verdi. Sobalar bir de Kafkasya tarafından “peçko” namıyla Anadolu’ya girip köylerde gözükmeye başlayınca neredeyse ailenin bir ferdi konumuna ulaştı.

Yıllar geçtikçe ülkemizde soba üzerine bir sanayi kurulup sacdan, tuğladan, dökme demirden çeşit çeşit soba üretildi. Bir anda yanardağ misali alev alan gaz sobaları, Karadeniz’de fındıkların atılıp çıtır çıtır seslerle yanan ördek sobalar, evleri borularla kuşatan kaloriferler, ısıtmak için çabalayıp dursa da bunda başarılı olamayıp içeriyi gazla dolduran katalitik sobalar, son dönemlerde elektrikli ısıtıcılar, ”ufo” namıyla yükseğe asılarak kızılötesi ısınma sağlayan cihazlar, klimalı ısıtıcılar, doğalgaz yakarak tabii enerjiyle mekânlara can katmaya çalışan kombili makineler derken ocak ve soba anlayışı özellikle son birkaç asırda devâsâ bir değişim yaşadı.

Soba onca dönüşüm yaşayıp yerini yeni cihazlara bırakırken zihinlerde pek çok nostalji de bıraktı. Soba üzerinde tatlı tatlı kaynayan çaydanlık,  sobanın bir parçası gibi durarak tüm gün sıcak su verme çabasıyla tıslayıp duran güğüm soğuk kış akşamlarına farklı bir çeşni katardı. Soba borusunu çevreleyen askı aparatına asılı çamaşırlar eve dağınık bir hava katsa da dondurucu soğuklarda çamaşırlarınızı çabucak kurulayıverirdiniz. Bazen gürül gürül yanan sobaya su serptiğinizde su damlalarının kızgın demir üzerinde adeta raks edip buharlaşması küçük bir eğlenceydi çocuklar için. Soba evdeki pek çok çeri çöpü yakıp temizlemesiyle bazen iyi bir öğütücü olarak da kullanılırdı. Kuzinede pişirilen börekler, haşlanan patatesler ve çizilip sabırsızlıkla beklenerek lokum haline dönen mis gibi kestaneler…

Soba keyiflidir, sıcaktır, üzerine bırakılan portakal kabuğunun kokusu hoştur; lakin çağrışımı bol olsa bile meşakkati de az değildir. Binbir zahmetle sobayı kurup borularını yerleştirmek veya kış bitiminde – yalancı bir baharsa yandınız- onları kaldırmak çiledir. O ayazlarda kova kova odunu binaya taşımak hatta ondan evvel koca bir kamyonu bodruma taşımak büyük meşakkattir. Haydi odun ve kömürü taşıdın onu tutuşturmak da kolay değildir. Yaş odunlar varsa kömürün kalitesizse ayrı bir derttir. Sonra ateşini canlı tutmak için arada bir demir çubukla karıştırmak, birkaç kova kömür atmak… Bununla bitse iyi. Sırada külünü temizleyip çöpe dökmek acayip bir azaptı. Kimi vakit havasızlıktan poff sesi ile insanı ürkütmesi, bazen de rüzgardan dolayı dumanın geriye tepmesi ya da etrafa kül saçması… Bazen kişi nostaljik duygularla anılara gidip dondurucu aralık akşamlarında sobanın camından ateşe bakarken hislense de cefasını, külfetini unutmamalı. Hele soğuk kış akşamlarında bir odadan bir odaya gidemeyip tek bir odaya mahkumiyet ve öğrenciyseniz o tek odada ders çalışmak apayrı bir ıstıraptı.

Soba için pek çok güzelleme yapsak bile meşakkatini düşündüğümüzde günümüz insanı onu bir nostaljik araç olarak sevmeye devam edecek. Her aracın bir ömrü vardır. Yenisi daha farklı donanımla geliyorsa insanoğlu önceleri tereddüt etmekte ancak zamanla yeni nesneye yönelebilmekte. Soba çağrışımına değişik bir bağlantı kuran Aytmatov’un Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı eserindeki soba ve devlet benzetmesi enteresandır. Ne diyordu romancı: “Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı.” Yazar komünist ideolojinin çemberinden geçmesi hasebiyle sobanın zihin evrenindeki imajına ender bir benzetme getirerek devlete, yönetime dair düşündürücü bir kapı açmıştır.

Günümüzde insanoğlu en önemli ihtiyaçlarından olan ısınmayı, yemek yapmayı daha sistemli ve teknolojik araçlarla yaparak dünyadaki konforunu artırmaya çalışmakta. Eski alışkanlıklar ve araçlar bazen bir köşede kişiye gülümse bile insan etraflıca düşündüğünde o çileye kolayca adım atamamakta. İnsan nasıl bir ruhu varsa zamanın, mekanın ve nesnelerin de farklı bir ruhu vardır. Bazı araçlar da kendi zamanında ve mekanında güzel olması hasebiyle o ruhu artık serbest bırakmak gerekmez mi? 


16 Temmuz 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


SERPUŞ

Eski zamanlardan bu yana insanlar güneşten korunmak, soğuğa direnç göstermek, savaşlarda darbelere maruz kalmamak, dini duygularını göstermek için başlarını örtmüşler veya bir nesne ile muhafaza etmişlerdir. Başı koruyan bu nesneye bir dönem serpuş denilirdi. Etimolojisine baktığımızda Farsçadan geldiğini gördüğümüz “serpōş”, “baş örtüsü, başlık” manasındadır. Farsça bir sözcük olan “ser” baş, “pōş” ise örtü ve giysi demektir. Pōş kelimesi bize puşiyi hatırlatır, puşi Ortadoğu coğrafyasında sıklıklıkla kullanılan pamuklu ya da yünlü bir giysidir. Kenarları saçaklı ve minik kare desenleriyle kimi zaman ülkemizde ya da dünyada siyasi tartışmaların da simgesi olan puşi, Filistinli lider Yaser Arafat’ın en önemli simgelerinden biriydi.

Başa bir şey örtmek, bir şey giymek eski çağlardan bu yana birtakım tartışmaların hep merkezinde olmuştur. Başa takılan nesne kadar insanı ortaya koyan, iç dünyasını bir turnusol kağıdı gibi meydana çıkaran araç çok azdır. Fes, sarık, fötr şapka, melon şapka, kep, bere, kipa, eşarp, yaşmak, börk, kalpak, kavuk, külah, üsküf, mücevveze kavuğu, takke, kask, miğfer, Rus kalpağı uşanka, kadınların tüylü ve çiçekli şapkaları, Meksika şapkası sombrero gibi nice şapka ve başörtüsü çeşidine bakarken ülkelerin kültürüne, insanların sosyal statülerine dair ilginç bilgilere ve derin bir tarihe yolculuk edersiniz. Şapka günümüzde bir aksesuar veya moda tasarım öğesi olarak başlarda farklı biçimlerde gözüken renkli bir nesne olsa da kimi zaman sıkıntılara, kimi zaman ölümlere, kimi zaman da özgürlüklere kapı aralamıştır.

Eski çağ devletlerinden beri kadınların başlarını örtmeleri ya kendi rızaları, ya devlet kanunlarının emri veya inanılan dinin buyruğu üzerine sürüp gitmiştir. Bazen bu örtme kadının bekar, evli, dul ya da köle olmasına göre de farklılık arz etmekteydi. Mezopotamya devletleri bunun şeklini şemalini M.Ö. 4000’li yıllardan itibaren tarif etmiş ve bu adet pek çok coğrafyada devam etmiştir. Hititler, İyonlar, Frigyalılarda kadınlar saçlarını örtmüş, Eski Yunan’da eşarp ya da şal gibi örtüler tercih edilmiştir. Roma devletinde başörtüsü kadının dindarlığını sembolize ederken, Hindularda kadın veya erkeklerin soyluları dikkat çekici başlık ve örtüler kullanmaya çalışmıştır.

Yahudi kadınlar, önceleri geniş ve büyük örtülerle başlarını örterken günümüzde az bir kısmı başını eski inançlarını uygun şekilde örtmekte ve geneli sadece sinagogda başını kapamaktadır. Hıristiyanlıkta geleneksel şekilde başını örten pek çok kadın bulunmakta, ancak bu adeti sıkı bir şekilde sürdüren rahibelerdir. İslamiyet’te Ahzab Suresi 59 ve Nur Suresi 31. ayette kadınların örtünmesi emredilerek toplumsal hayatta hürmetlerine zarar gelmemesi için tedbir almaları istenmiştir. Pek çok Müslüman toplumda bu emir asırlar boyunca titizlikle uygulanarak inançlı kadınların bariz bir özelliği haline gelmiştir.

Erkeklerde baş genellikle sıcak veya soğuğa karşı tedbir almak, statü, inanç ya da mesleki bir işaret olarak tercih edilmiştir. Yahudilikte erkeklerin Allah’ın üstünlüğünü kabulünü simgeleyen kippa veya şapka ile başlarını örtmüşlerdir. Tirmizi’nin rivayet ettiği zayıf bir hadiste “Müşriklerle aramızdaki fark, kalensövenin üzerine sardığımız sarıktır” buyrulmuştur. Bazı alimler bu kalensövenin “başlık, külah, takke” üzerine sarık olarak düşünürken bazısı da sarıksız kalensöve olarak da düşünmüş ve Allah Resulü’nün bazen takke taktığı, bazen ihramda başına takke ve sarık takmadığı da anlatılmaktadır.

Türklerin tarihine inilince baş örtmenin eski bir gelenek olduğu fark edilecektir. Oğuzların deriden ve tas şeklinde yaptığı börk günümüzde farklı şekillerde Orta Asya’da kullanılmaktadır. Şaman kültüründe din adamı olan kamların kavuk benzeri bir nesneyi giydikleri anlatılır. Zaman içerisinde bu kavuk Anadolu’ya da yayılmış ve sarık, fes ve takke gibi başlıklarla birleştirilmiştir. Kavuk geçen çağlar boyunca din ve ilim adamları, askerlerce tercih edilen giyim aracı olmuştur.  Osmanlı giyiminde başlıklar önemli bir yer tutmuş ve erkeklerde sarığın ve başlığın bağlanışı ya da rengi ehemmiyet arz etmiştir. Bu iki unsur sosyal hayatta kişiye belli bir konum belirliyordu. Osmanlı’da kavuk ve sarık yüzün üzerinde çeşitle başlık konusundaki zenginliği ortaya koymuştur. “Kallavi” vezirlerin giydiği kavuk, “taç” şeyhlerin giydiği, “örf” alimlerden yüksek mertebede bulunanların kullandığı, “katibi” devlet memurlarından katipler sınıfında yer alanların ve “molla kavuğu” ilmiyye kısmında olanların giydiği kavuktu. Osmanlı Döneminde farklı sınıflara, rütbelere, makamlara, tarikatlere bağlı olanların taktıkları bu kavuk veya başlık adeti, II. Mahmud’un emriyle başlayan kıyafet değişimi ile son bulmuş ve 1842’de kavuğun yerini fesin alması ile Osmanlı’da mühim bir değişim yaşanmıştır.

Tarikat müntesiplerinin önemli bir işareti ve genellikle keçeden imal edilip sivri uçlu olan külaha Nâbî bir beytinde yer verirken Mevleviliğin bir düsturunu da bize göstermektedir. Şairimiz Mevlevilerin tekbir getirerek külahlarını başlarına giydiklerini anlatırken şunları söyler: “Bî-ezân-ı subh tâc-ı âftâb olmaz bedîd / Mevlevî  eyler külâhın zîb-i ser tekbîr ile Nâbî”. Şair bize, bir Mevlevi külahını tekbir ile başının süsü yapar; çünkü sabah ezanı olmaksızın güneş tacı ortaya çıkmaz, diyerek Mevleviliğin hususlarından birini açıklar.

II.Mahmud Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra sonra memurlara sarık ve cüppeyi yasaklayıp pantolon ve ceket giyilmesini emreder. Bu kıyafete uygun bir başlığı da Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa’nın sefer dönüşü Fas’tan getirip kalyoncu askerlerine giydirdiği fes 1828’de kanunla kabul edilmesiyle 1925’e kadar pek çok renk ve şekilde fes modası sürmüştür. Şapkayı ülkemize 1900’lerin başında Beyaz Ruslar İstiklal Caddesinde şapkacı dükkanı açarak getirmiş ve ilk takanlar da Jön Türkler olmuştur. 1925’te Şapka Kanunu çıkarılınca sarık, fes ve diğer başlıklar tüm vatandaşa yasaklanır. Kastamonu’da elinde panama şapkasıyla balkonda konuşan Mustafa Kemal şapkayı çağdaşlığın önemli bir işareti olarak savunmuştur. Bundan böyle şapka giymemek kanuna göre suç kapsamındadır. Buna muhalefet edip direniş gösteren ülkenin farklı şehirlerinden 78 kişi idama mahkum edilmiştir. İngiliz araştırmacı Paneth, Avrupalı şapka üreticilerinin kasket, şapka, panama şapkası, fötr gibi pek çok başlığı o günlerde gemiler dolusu satıp kâr ettiğini anlatır. Halide Edip o dönemde şapka almakta sıkıntı yaşayan memurlara hükümetin taksitle borç verdiğini anlatırken şunları ilave eder “Şapka Kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir. Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha Batılı bir davranıştır.” diyerek bu şapka kanununa tepki gösterir. Aradan yıllar geçer ve Menderes dönemiyle şapka yavaş yavaş bir kenara bırakılır, ancak Süleyman Demirel fötr şapkasıyla ve Bülent Ecevit kasketiyle hafızalarda derin bir iz bırakır. Siyasilerin elinde şapka vardır, fakat halk şapkadan çoktan uzaklaşmıştır. Vatandaş artık yaptığı iş gereği, sıcaktan korunmak için veya bir aksesuar malzemesi olarak şapka takmayı tercih etmiştir.

Sinema dünyasında İngiliz asıllı, sakar oyuncu Charlie Chaplin bol pantolonu, kocaman ayakkabıları, melon şapkası, çevirip durduğu bastonuyla sinema dünyasının unutulmaz karakterlerinden biri olmayı başararak aksesuarın bir oyuncuyu nasıl öne çıkaracağını ispatlamıştır. Hollywood sinemasında şapka denilince kovboylar veya detektiflerin kullandığı fötr şapkalar gelmektedir. Son zamanlarda Hollywoodlu oyuncular şapkaya veda etse de yakın dönemde ölen siyahi şarkıcı Michael Jackson fötr şapkayı ısrarla kullanan kişilerdendi. Çizgi film dünyasında Şirinler’in kullandığı Frig başlığı eski Anadolu tanrılarından Attis tarafından giyiliyordu. Başka bir rivayette Apollo’nun lanetine uğrayan Kral Midas eşek kulaklarını gizlemek için bu başlığı tercih etmişti. Sonraki çağlarda Roma Devleti’nde özgür bırakılan köleler tarafından kullanılmaktaydı. Frigya başlığı günümüzde Amerika Birleşik Devletler Forsu’nda ve Güney Amerika’daki sekiz devletin bayrağında ya da armasında yer almaktadır.

Bir zamanlar değişik kumaşlardan, metallerden üretilen başlıklar günümüzde kask ismini alarak plastikten, reçineden yapılıp yıldan yıla çok fonksiyonlu türlerle arz-ı endam etmekte. İnsanoğlu cevize benzeyen başını korumaya çabalarken içini de zenginleştirme çabasından geri kalmamalı. Başına bin bir şekildeki başlık, şapka, miğfer, külah, şapka koyup iç dünyasına, statüsüne, mevkisine dair ipuçlarını açıkça sunarken acaba başının içi nasıl? Hani ceviz vardır içi leziz, ceviz vardır içi çürük, ceviz vardır içi kurtlu, ceviz vardır tadı acı… Fakat ehli değilseniz dıştan cevizin içi anlaşılmaz. İşte insanoğlu sadece cevizin dıştaki tahta kabuğuna aldanmayıp içine göre de hüküm verdiğinde daha isabetli olacaktır. Ne diyordu atasözü, “Kürk ile börk ile adam olunmaz”.



2 Temmuz 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN



LABİRENT

İçinden çıkılması güç, karışık bölümlü ve bol dolambaçlı bir yapı olan labirente pek çok kültürde rastlamaktayız. Bol verimli bir sembol olarak labirent, zihinde pek çok anlam kapıları açabilmektedir.

Eski çağlardan bu yana insanlar labirentle ilgilenmiş ona farklı anlamlar yüklemişlerdir. Türklerin Şaman kültüründe labirent, kutsal yol olarak düşünülmekteydi. Yedi veya dokuz gök katı çizilirken ortaya hayat ağacı sembolü çıkar ki bu ağaç da labirente benzer. Altay Türklerine göre gök katlarında yolculuk eden bazı şamanlar, İlahi ya da yarı İlahi varlıklarla irtibat kurabilmektedir. Bu yolculuk diğer sembolleriyle Dante’nin İlahi Komedyası’nda da vardır. Olayların akışı takip edildiğinde Hz. Muhammed’in(asm) Miraç mucizesinden izler taşıdığı veya benzerlikler olduğu görülebilir.

Jacquea Attali, Vanuatu Malekula adasındaki bir efsaneyi anlatır. Efsaneye göre kişi ölünce ruhu, Serving ülkesindeki Wies’e gider. Kişi içeri alınmadan önce koruyucu ruh, kumun üzerine bir labirent çizer. Kişinin ruhu bir süre bu labirenti inceler ve sonra koruyucu ruh labirentin yarısını siler. Kişinin ruhu parmağını kumdan kaldırmaksızın tek hareketle labirenti yeniden oluşturup kendisini merkeze götürecek rotayı bulmalıdır. Eğer kişinin ruhu hayatı boyunca kendini yetiştirmiş ise şekli ezberinden hatırlayacaktır. 

Japon yazar Haruki Mukami, Eski Mısırlıların hayvanların bağırsaklarına bakarak fal baktığından söz eder. Labirentin karmaşıklığında ilhamın bağırsaklara dayandığını iddia eden yazar, kişinin bu karmaşada kendi içine bakması gerektiğine işaret eder. Dilimize çevrilmiş birkaç eseri bulunan sanatçı; senin dışındaki şey içinde olan şeyin yansıması ve senin içinde olan şey de dışında olan şeyin yansımasıdır. Murakami, bundan dolayı kendi dışındaki labirente adım atarken kendi içindeki labirente de girmektesin ve bu da genellikle tehlikelidir, diyerek bir uyarıda bulunur.

Murakami’den farklı bir pencereden bakıp ruhsal bir şifa aracı olarak labirenti kullanmaya çalışıp insanları bir labirentte yürüten Güney Afrikalı Vernon Frost, labirentin karmaşıklığı içinde insanlara bir çıkış yolu göstermeye çalışır ve bunda belli bir başarı da elde etmiştir. Frost, bir şeye gerçekten aşk ile odaklanılırsa ruhsal sıkıntılar azalıp kişinin iç dünyasında bir şeyler değişmeye başlayacaktır diyerek kalbin bu hayat labirentinde bir rehber olması gerektiğini de vurgular.

Yunan mitolojisindeki Minotauros efsanesi labirent hakkındaki bilinen en meşhur örnektir. Efsaneye göre Girit Kralı Minos; insan bedenli, boğa başlı tuhaf varlık Minotauros’u yetenekli mimar Dedalus’un inşa ettiği labirente hapseder. Kral Minos’un oğlu Andegeos Atina’da bir boğanın saldırısı üzerine ölünce Girit, Atina’dan diyet olarak her dokuz senede bir yedi genç erkek ve yedi genç kız vermesini ister. Kurbanlık on dört genç labirente bırakılıp Minotauros’a yem yapılır.  Üçüncü kurban ayininde Atina Kralı Aigeus’un cesur oğlu Theseus, kurbanlık olarak yedi kız ve yedi erkeğin Minotauros’a verilişine gönüllü iştirak edip bu kanlı diyeti durdurmaya karar verir. Minos’un kızı Ariadne, Theseus’a gönlünü kaptırmış ve mimar Dedalus’tan labirentten çıkış yolunu öğrenir. Ariadne ona labirente girmeden önce bir yumak ip verir. Labirente girerken bu yumağın ipini yere bırakacak ve dönüşte yolu kaybetmeden dışarı çıkacaktır. Theseus yanındaki kurbanlarla, merkeze yani Minotauros’a doğru labirent yolculuğuna çıkar. Ariadne ayrıca balmumundan yapılmış ve labirentte yol gösteren sihirli bir top vermiştir. Bu topu Minotauros’la karşılaşınca onun ağzına atar ve Minotauros ölür. Elindeki ip sayesinde Theseus, labirentten çıkış yolunu rahatlıkla bulur.  Theseus sevgilisi Ariadne’yi de yanına alıp diğer Atinalılarla Girit’ten kaçarak özgürlüğüne kavuşur. Labirenti yapan Dedalus oğlu İkarus ile Kral Minos’un emriyle labirente atılır. Dedalus buradan ne kadar çıkmaya çalışsa da çıkamaz.  Dedalus labirenti kendine ev yapar. Kral Minos ölür ve hayaleti labirentte Dedalus’u arar durur. Dedalus labirentten ancak balmumu ve tüylerden kanat yaparak oğlu İkarus’la kurtulur.  Yazık ki oğul İkarus babasının ikazlarına rağmen uçmanın cazibesine kapılıp yükseldikçe yükselir ve güneş balmumunu eritince de İkarus denize düşüp boğularak ölür.

 Hilmi Yavuz  “Labirent Sonnet” te şu dizelerle başlayıp “sen hüzünlesin belki, belki hüzünlerlesin” diyordu. Şiirin devamında Minotauros efsanesinde göndermelerde bulunan yaz sevdalısı şairimiz: “yaz, bir düğüm demektir, bu yüzden durup durup / sen dâimâ yazları, onları çözdüğünde / bir yumak olur aşklar... sanki hemen bulunup / da yiten labirente, gene ona yolculuk / etmeye geliyorsun... akşamları frengi- / li o resimdeki (hangi resim?) o soluk / ve çok tuhaf kadına... Ariadne, kahverengi... / âh, elbette ölüme endeksleniyor bu kent; / hem aynayla doluyum hem de bomboş labirent...”  Şair, kenti labirente benzetirken bir gerçeğe işaret etmekte. Evet, kent artık bir labirenttir. Geçmiş zamanın labirent ustası Dedalus, günümüzdeki bazı yerleşim merkezlerini görse şaşar kalırdı herhalde.

2014’te vizyona giren The Maze Runner “Labirent” filmi Hollywood’ün labirente dair çektiği son filmlerden biri olarak labirentteki bir grup gencin otorite ile mücadelesini işlerken bir açıdan Minatouros efsanesinden çağrışımlar taşıyıp sinema diliyle labirent üzerinde düşünmemizi sağlamakta. Çağımız insanı; hücreden insan bedenine, şehirlerden bilgisayarlara, siyasi arenadan ekonomiye, atomdan kainata dek mini veya makro labirentler iç içe yaşadığını fark etmekte. Labirent, son zamanlarda tüm çeşitlerini yanına alıp karşımızda arzı endam ederken insanlar bu labirentin içinden çıkmaya çalıştıkça J.Attali’nin ifadesiyle “insan her labirent çıkışında hep başka bir labirent bulmakta.” Birkaç asırdır insan her icatla, yeni keşiflerle belki de inanılmaz bir labirentin içinde olduğunu fark ediyor. Galile “Matematik dilini bilmeyen için evren içinden çıkılmaz bir labirent gibidir” diyordu. Aynı minvalde kelimelerin anlamına vakıf olamayan için hayat ruhsal bir labirenttir. Labirentte kaybolmaya meraklı günümüz insanı Kristof Kolomb gibi yeni kıtalar keşfedeceği düşüncesinde.  Ancak her keşif yeni labirentlere kapı aralıyor ve labirentler tavşanlar gibi üredikçe ürüyor. Bizler de Alis gibi her seferinde bu tavşanların peşinden koşarken yeni bir dünyada kaybolup gidiyoruz.



18 Haziran 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN




SÜPÜRGE

Çeşitli bitki dallarından bilhassa süpürgeotunun çalılarından yapılan bir temizlik aracıdır süpürge. Fundagiller grubuna giren süpürgeotu, işlenmemiş topraklar üzerinde yetişmekte. Bazı rivayetlerde tohumunun Arjantin’den Yugoslavya’ya getirildiği ve oradan da Musevi vatandaşların ülkemizde yaygınlaştırıp süpürgecilik mesleğini bir kazanç sektörü haline getirdiği anlatılmaktadır. Günümüz evlerinde kûşe-i uzletini elektrikli süpürgelere terk eden süpürge, modern çağın cihazlarına karşı aramızdan ayrılmayı şimdilik kabullenmiş gibidir. Evlerden kovulmuş olsa da hala apartmanların, balkonların bir köşesinde sığıntı olarak varlığını hissettirmektedir. Ancak burada da naylon ve plastik fırçaların tehditlerine de boyun eğmeye başladığını hatırlatalım.

Elli yıl önce Edirne’de üç yüz süpürge ustasından bahsedilirken günümüzde beş on kişi kaybolmaya yüz tutan bu ata mesleğini isteksizce sürdürmektedir. Eski zamanlarda süpürgeciler, kendi hanlarında ufak bir dükkânla üretime katkıda bulunurdu. Yaprağından ve tohumundan temizlenen çalıları süpürgeciler, üreticiden borsada (ilginçtir, ama Edirne’de süpürgenin bir borsası bulunmakta) açık artırma usulüyle alıp dükkânına getirirdi. Yeşilimsi veya toprak sarısına yakın bir tonda olan süpürge telleri, su ile ıslatılıp penceresiz kapalı bir odaya konulurdu.  Bu kapalı mekândaki bir leğende kükürt yakılır ve bir gece boyunca kükürt dumanına maruz bırakılan süpürge telleri, sabah fırın kapısı açıldığında sarımtırak bir renkle ustasının karşısına çıkıverirdi. Sonra sırayla tellerin kalınlığına ve boyuna göre ayıklanması, sarmaç denilen omurganın oluşturulması, yavru demetlerle taslağın meydana getirilmesi, tepeliğin çıkarılması, ayakçak ve el mengenesiyle süpürge biçiminin verilmesi, çuvaldızla dikilip son olarak tokmakla sağlamlaştırılarak büyük bir sabrın ve çilenin neticesinde üretilirdi. Ustasının onca eziyetine, cefasına ses çıkarmayıp süpürgeotu olmaktan süpürgeliğe terfi eden temizlik aleti, çarşı ve pazarda kendisini alıp götürecek sahibini sessizce beklemeye başlardı.

Kimi yörelerde ormandaki çalıları toplayıp bunları çalı süpürgesi yaparak zeytin, fındık harmanında çiftçiye satarak evine ekmek parası götürenler de bulunmakta. Ayrıca gece ve gündüz demeden cadde, sokakları hiç yüksünmeden arşınlayıp tozu, artığı, süprüntüyü temizleyen temizlik işçilerinin en büyük yardımcısı olan tahta saplı süpürgeleri unutursak onca hizmetlerine karşı vefasızlık yapmış oluruz. Helal lokma için sokakları dilsiz dostu süpürgeyle karış karış ederek pir ü pak etme azmindeki bu emekçilere bazen Erkin Koray gibi veryansın edenler de çıkmakta. Ne diyordu sanatçı o meşhur şarkısında “Aşktan yana şansım yok / Ağlıyorum derdim çok / Aşkımı kaybetmişim / Sordum sordum bulan yok / Dün gece çok aradım / Aradım bulamadım / Kör olası çöpçüler / Aşkımı süpürmüşler.” Bazen bu emekçi tayfası kendini bilmez veletlerin sözlü saldırısına da uğrar. Birkaç yıl önce Kocaeli’de bir gencin elindeki kemerle kendi halindeki temizlik işçisine sözlü ve fiziksel saldırıda bulunmasını unutamayız. Temizlikçi; bu genci  “Oğlum, bak git!” diye defalarca uyarmış, fakat genç aldırmamıştı. Sabır küpü taşan gariban emekçimiz, elindeki tahta saplı süpürgeyle bu haddini bilmezi kovalamıştı. Bu anları o esnada telefonuyla kameraya çeken başka biri, görüntüleri sanal aleme yükleyince birkaç dakikalık video izlenme rekoru kırmış, uyanık girişimcilerimiz de tişörtlerini basmıştı. Para kokusu alan bazı yapımcılar da filmini çekmişti.

Avrupa tarihinde tahta saplı süpürgenin imajı ise hiç de iyi değildir. Mitolojiye göre cadılar bu tahta saplı süpürgeye binerlerdi. Sivri şapkalı, siyah pelerinli cadılar süpürgelerine atlayınca kapıdan, pencereden hatta bacadan uçarak göğe çıkmaktaydı. Süpürgesiyle havalanıp giden kötü cadının şeytanla veya diğer cadılarla buluşmaya gittiği Avrupa mitolojisinde tasavvur edilirken on yedinci asırda cadı suçlamasıyla yaklaşık otuz bin kadının değişik biçimlerde öldürüldüğünü de hatırlatalım. Neyse ki son dönemde sinema ve fantastik romanlar sayesinde cadılar ve süpürge daha iyimser bir imaja kavuşmuştur. Burada Harry Potter’a daha doğrusu yazarı İngiliz J. K . Rowling’e teşekkür etmesek süpürgelerin bile gönlü kalır. Ne de olsa nice çocuğa süpürgeyle uçabileceklerini hayal ettirmesi küçümsenecek bir şey değil.

Divan şiirinde süpürge, Farsça bir sözcük olan “cârûb” ile de karşılanmıştır. Şair Nef’î, sevgi süpürgesinden söz ederken şu mısralara yer verir : “Sînemde ne varsa ise gamın sildi süpürdü / Pâk etti harîm-i dili cârûb-ı muhabbet”. Hikmetli şiirin üstadı Nâbî, süpürgeyle tevbe arasında latif bir benzetme kurarken “Ettikçe rûy-mâl zemîn-i nedâmete / Rîş-i sefîd-fâm ile cârûb-ı tevbeyiz” deyip pişmanlık toprağına yüz sürdükçe aksakalının tevbe süpürgesi gibi olduğunu dile getirmiştir.

Dünyanın devâsâ süpürgesi rüzgâr, yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru genellikle yatay biçimde hareket ederken tabiatta büyük ya da küçük değişikliklere vesile olur. Rüzgâr; sonbaharda ağaçları bir o yana bir bu yana sallarken kuruyan yapraklar kısa sürede dökülür, bu sayede ağaçların temizlenmesini sağlar ve yerde biriken yaprakları bir köşeye süpürüverir. Çöllerde kumları önüne katıp başka taraflara doğru götürüp çeşitli şekiller meydana getiren rüzgâr süpürgesi, bu uçsuz bucaksız bölgelerin en mahir ressamı olarak çöl kumlarıyla oynamaktan zevk alır sanki. Başka bir vakit orman yangınlarında sanki ateşi önüne katıp süpürür, sonra da binlerce canlı ağacın tutuşup gitmesine göz yumar. Gün gelir bulutların peşine düşerek onları başka mesafelere doğru koşturur, böylece pek çok diyarın canlanıp bereketlenmesini sağlar. Koca şehirlerin üzerindeki kirli havayı uzaklara doğru süpürüp dağıtan rüzgârın bu hizmetini insanoğlu nasıl yapabilir ki?

Bir yerlerde o eski şöhretli günlerin hayaliyle avunan talihsiz süpürgeler, devrin vefasızlığından ne kadar dem tutsalar da onca asır görevlerini hakkıyla yapmanın gururunu taşımakta. Unutulmanın eşiğine gelen süpürgeler, hâlâ bazı bölgelerde ve çeşitli sahalarda vazgeçilmez olmanın tadını biraz çıkarsa da kendilerini bir nebze avutmaya çalışmaktadırlar.





4 Haziran 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN



BARDAĞA DAİR

Çevremizde her gün envai çeşit bardakla karşılaşırız. Her biri farklı renk, desen, şekil, malzemeden oluşan bardağın temel işlevi sıvı tüketmek olsa da somuttan soyuta doğru bize bir anahtar olabilmektedir. Oğuzcadan alınan “bart”, su içilen kap anlamındayken buna “–ak” eki getirilmiş ve zamanla bardağa dönüşmüştür. Eskiden topraktan, taştan, porselenden imal edilen bardak; kimi bölgelerde ağaçların kesilip yontulup şekil verilmesiyle de ortaya çıkmıştır. Hatta bu minvalde “eski çamlar bardak oldu” deyimi günlük hayatta hâlâ kendine yer bulmaktadır.
Çoğunlukla aşağıdan yukarıya doğru genişleyen kalıbıyla bardağın cam olanı tercih edilmektedir.  Cam eski çağlarda Fenikeliler tarafından bulunup daha sonra Mısırlılarca daha geniş alanlarda kullanılmıştır. Camın bardak halini alması ise ancak 19. asrın ortalarını bulur. 20.asrın başında İstanbul’da ince belli çay bardağının ilk numuneleri çıkar. O günden sonra edebiyatımızda çay, bardak ve kaşık üzerine nice şiirler, hikâyeler, denemeler yazılır. Bir zamanlar pek çok yazarın, şairin elinde sigara resmini görmeye alışık olan gözlerimiz günümüzde çay bardağına rastlamaktadır. Şair Nevzat Çelik, Şafak Türküsü şiirinde “Anladım ki küllenen sigaradır / Soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm” derken düşündürücü, kalıcı bir imge bırakır sigara ve çayla. Küllenmek ve soğumak, hayata farklı pencereden bakan iki dize…
Bardağa ayran, su, içki, çay, meyve suyu, ilaç, zehir, zemzem vs. gibi farklı sıvıları dökerken insanın iç dünyası her birinde değişir. Susamışa bir bardak su verenin aldığı dua, eşine ince belli bardaktan sıcak bir çay uzatan kişinin sükûneti, Kâbe’de güneşin harareti altında bardaktaki zemzemi yudumlayan Müslüman’ın manen kavileşmesi, hastalık ıstırabıyla kıvranan kişinin bardaktaki şurubu içerken deva bulma ümidi, kilisede ekmek ve şarap ayininde bardaktaki şarabı içen Hıristiyan’ın hayata bakışı, düşmanının bardağına zehir koyan harisin intikam hırsı, bardak bardak içkiden sonra bir sarhoşun arabaya binmeye çalışırken ki tuhaf özgüveni, piknikçinin köftenin yanında bardaktaki ayranı içerken taşıdığı o derin keyif … Elde bir bardak var, ancak içindeki sıvıya göre değişen ruh ve kalp dünyası…
Ege tarafında Pisagor’un ilginç bir bardağı satılmaktadır. Bardağın ortasında bir çıkıntı bulunur ve içine koyduğunuz su, bu çıkıntının seviyesini geçerse bardağın altındaki deliklerden su akmaya başlar. Bardaktaki suyu içmek istiyorsanız yükseltiyi geçmemelisiniz, aksi halde “aza kanaat etmeyen, çoğu da bulamaz ”felsefesiyle baş başa kalıp aç gözlülüğünüzün yüzünüze vurulduğunu hissedersiniz. Bu bardağın başka bir ismi de, kendini bil bardağıdır. Bir ahlaki öğretinin bardakla somutlaştırılıp uygulamaya geçirilmesi saatlerce nasihat etmekten daha faydalı değil midir? Neticede tecrübe, bilginin bir adım ötesindedir.
Rivayet o ki eski zamanda bir çırak, meslek öğrensin diye verildiği bir marangozun yanında her şeyden şikayet ediyor ve işlerini adamakıllı yapmayıp ustasını canından bezdiriyordu. Ustası nice zaman sonra, çırağa bir bardak su ve bir miktar tuz alıp gelmesini söyler.  Çırak denileni yapıp gelince ustası, bir avuç tuzu bardağa döküp bunu içmesini ister. Çırak şaşkınlıkla içer. Ancak içer içmez tükürüp “Usta, bu çok acı. İçemem!” diyerek tepkisini gösterir. Usta, çırağına “Gel peşimden.” deyip çırağı peşine takarak kasabanın ilerisindeki göle götürür. Usta beş avuç tuzu göle döküp göldeki suyu içmesini ister. Çırak bir miktar su içtikten sonra usta sorar “Suyun tadını beğendin mi?”Çırak memnuniyetle ”Gölün suyu çok güzelmiş, usta” der. Ustanın “Tuzun acısını hissettin mi?” sorusuna çırak, “Hayır.” der. Usta “İşte hayattaki olumsuzluklar, birkaç avuç tuza benzer. Bir bardak kadar küçük bir gönlün varsa her sıkıntıda bunalırsın. Göl gibi geniş bir gönlün varsa hayattaki dertler o gönlün içerisinde eriyip kaybolur ” diyerek çırağına mühim bir ders verir. Eski şiirimizde bardak manası farklı elbiselerle karşımıza çıkar. Kimi dizede kadeh, kimisinde câm, kimisinde sâgar, kimisinde piyâle, kimisinde ise bâde sözcüğünü giyerek şairlerin gönül dünyalarına tercüman olur. Bazen bardak gerçek anlamıyla meyhanedeki şarap konulan kadeh iken tasavvufi manada İlahi aşk şarabının temsilidir. Misâl verirsek bâde şarap anlamında Farsça bir kelimeyken mecazi manada kadehe işaret eder. Mutasavvıflar ruhların dünyaya inmeden evvel, Rabb’in huzurunda toplandıkları meclise bezm-i elest der. Ruhlar Araf Suresi’nde haber verildiği üzere, Rab Teâla‘nın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna “Belâ (Evet)” karşılığını verirler. Bunun üzerine aşk bâdesi, elest bezminde içilmiştir. Ânasır alemi bedeni oluşturması nedeniyle ruhlar bu bağdan kopup İlahi aleme yani bezm-i eleste özlem duyar. Mürşidler de işte bu mana aleminden İlahi feyizler getirir. Mürşid, taliplerine ya da dervişlerine İlahi aşkın muhabbetini kadeh, bâde veya peymâne ile sunar. Şair Behiştî  o güne atıfta bulunurken şunları söyler: “ Kimdir sana ‘belî’ demeyen ey behiştî kim / Var sözlerinde râyiha-i bâde-i Elest”. Şeyyad Hamza da  tasavvufi bir ilinti kurup “Ecel tutmuş elinde bir ulu câm / Ki ol câmın içi dolu serencâm” derken İlahi aşkı şarapla, aşığın gönlünü kadehle somutlaştırır.
Bazı şairlerimiz de bardağı tasavvufi manalarla anlatmayı tercih etmez. Ziya Paşa bedeni kadehe benzetirken “Ya Râb ne eksilirdi deryâ-yı izzetinden / Peymâne-i vücûda zehr-âb dolmasaydı” diyerek hayata dair bir şikayette bulunur. Ahmet Haşim “Zannetme ki güldür, ne de lâle / Âteş doludur, tutma yanarsın / Karşında şu gülgûn piyâle” mısralarında kadehi tutmanın cesaret gerektirdiğine işaret ederken Fuzuli’nin bu alevden içtiğini ve Mecnun’un bu iksirle kendinden geçtiğini hatırlatır.
Bardak kimi zaman tüm şatafatı ve pırıltısıyla zenginliğin, gücün simgesi olur muktedirlerin masasında. Ellerinde en alımlısı, irisi, pahalısıyla zayıflara karşı sanki şeffaf bir kalkan gibi duruverir. Bardağa çarpan ışık parçacıkları bin bir renge dönüşürken hem onu elinde tutanı büyüler hem de izleyenleri farklı formatlarda tesiri altında tutar. Nice talihsizin hayalinde yer bulamayan şaşaa bardağı, güç ve ihtişamı kristalize bir biçimde nüfuzlunun önünde gururun zirvesinde ezginlere karşı kudretini takviye eder. Kişinin o esnada aklına halifeyken Ebu Bekir efendimizin iftarı gelir mi? Biraz hurma ve soğuk bir bardak su ikram edilmiştir kendisine. Birkaç yudum aldıktan sonra gözyaşlarıyla bunları bırakır. Efendimiz Hz. Muhammed ‘in (asm) dünyanın cazip bir şekilde kendini kabul ettirmeye çalışmasına rağmen yüz bulamayıp geriye dönmesini hatırlamıştır. Yanındakilerin şaşkınlığı üzerine “Ben bu bardaktaki soğuk suyu içerken dünyayı kabul edenlerden mi oldum diye ağladım.”der.
Bardak ve içindeki sıvının nevi asırlardır insanoğlu için neşe, hüzün, sevinç, keder, huzur olarak tecessüm etmekte. Bu imtihanı kaybetme ve kazanma noktasında insan kalp ve zihin bardağına daima hoş, rayihalı, hoş ve faydalı sıvıları doldurmayı bilmeli.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN



MERDİVEN BASAMAKLARI

Yukarı çıkmak veya aşağı inmek için basamaklı bir yol aracı olan merdiven, iki katı birbirine bağlarken yatay, dikey ya da dairesel şekillerden meydana gelmektedir. Sabit bir yerde inşa edilip kişiyi bir yükseltiye veya aşağıya ulaştırmaya yarayan adımlı adımlı gidilen yoldur. İngilizcede steps, stairs sözcükleri basamaklı merdiveni ifade ederken seyyar olanı ladder sözcüğüyle karşılanır.

Farsçadan alınan merdiven zamanla dönüşüme uğramıştır. Türkçenin Sırları kitabında Nihat Sami, merdivenin tarihçesini anlatırken neverd-i bâm sözcüğünün tavana yükselen kıvrım, basamaklı yol olduğunu belirterek zamanla nerdbân’a sonraları Türk söyleyişi ile nerdüban’a dönüştüğünü kayda geçirir. Yunus Emre “Meskenetten buldular kimde erlik var ise / Nerdübândan iterler yüksekten bakar ise“ mısraları ile merdiveni eski haliyle dizelerinde kullanırken iki  asır sonra da Necati Bey “Evvel kademde başını ver yâra ey gönül / Kim nerdübân-ı ışka çıkılmaz ayak ayak” diyerek sözcüğü eski biçimiyle kullanmaya  devam etmiştir. Türkçe ırmağında yolculuğunu sürdüren sözcük, asırlar sonra merdüvan, merdüven nihayetinde merdiven şeklini almıştır.

Yapılış itibarıyla ahşap, mermer, taş, metal, ip gibi farklı malzemelerle hayatımızda yer alırken seyyar, katlanabilir merdivenler de hayatın farklı köşelerinde karşımıza çıkmaktadır. Merdivende yürümek, normal yolda yürümekten daha çok enerji kaybına uğratır. Basamakların yüksekliği ve her basamağın derinliği belli oranlar gözetilerek yapılmalı ki inip çıkarken basamaklar ayaklarınızın altında kendilerini belli etmesin. Ayaklarınız belli bir ritmi yakalayıp sizi istenilen noktaya ulaştırsın. Eğer ölçüsüz yapılmışsa ve bazı basamaklarda kişi tökezliyorsa o merdivenin veya basamaklarının elden geçirilmesi şarttır.

Nathan Ames 1859’da yürüyen merdivenin patentini alınca merdivenin sessizliğini, donukluğunu ortadan kaldırarak ona bir hareket kazandırır. Merdivende yürümekten hazzetmeyen insan bu makineyi severek tüm dünyaya yaymıştır. İnsanoğlu yürüyen merdivene kendini taşıtıp arabaya binmiş yolcu edasıyla kımıldamadan beklerken aslında bir fabrikada seri üretim bandındaki nesnelere benzemeye başladığını düşünememiştir. Merdiven yukarı çıkarken veya aşağı inerken hareketsizce durup kısa yolculuğun tadını basamaklarda çıkarmaya çalışanlar, arkadan gelip de acelesi olanların yolunu kapattıkça insanlık yeni bir bencillikle daha tanışmaya başlamıştır.  Yürüyen merdivenin başka bir türevi kayan rampalar veya bantlar, insanları tuhaf bir nesneye çevirme işlevini sürdürmeye devam etmektedir. Makineyi üreten insan, zamanla makine tarafından ruhu olan bir başka makineye dönüşüme uğramıştır sanki.
Ahmet Haşim, merdivenin makineleşmediği eski İstanbul’da onu sonsuzluğa kapı aralayan bir imge olarak anlatır. Merdiven şiirini okurken ışıltılı mısralar parlayıverir ruhunuzun göklerinde: “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak / Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak / Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta…” Nedir buradaki merdiven? Hayat mı, Allah’a yaklaşma mı, ulaşılmak istenen yüce bir mefkure veya hayal mi? Şiirin tamamı okunduğunda Cahit Sıtkı’daki ölüm duygusu da aklınıza geliverir, ancak Tarancı’nın bembeyaz kış tabloları ruhunuzu yoklayıp geçse de anlık bir ürkütücü flashbacktir bu. Haşim ruhumuza bir sonbahar tablosu çizerek bizi derin korku hisleriyle baş başa bırakmaz, kalbimize bir şeyler fısıldar. Tarancı korkuya sürüklerken Haşim daha mütevekkil bir keyfiyettedir.

Merdiven denilince illa ki basamakla çıkılacak yine basamakla inilecek diye düşünmeyebiliriz. Bir uçak veya uzay aracı da olabilir, inerken bir paraşüt veya planör de akla gelebilir. Çıkış zordur merdivende, ancak aşağı doğru inmek çok süratli olacaktır. Uçakla, balonla, paraşütle göğe çıkmak hiç de basit değilken inmek kolay ancak tehlikelidir. Felix Baumgartner 2012’de 2 saat 30 dakikada helyum balonuyla özel bir kapsül sayesinde stratosferin sınırına varıp dünyaya 39 bin metrelik mesafedeyken paraşütle bir atlayış gerçekleştirerek üç dünya rekoru kırar. Baumgartner 3,5 dakikada New Mexico çölüne inmeyi başardığında dünyanın yedi atmosfer basamağından ikisini troposfer merhalesini geçerek stratosfer basamağına ulaşıp buradan atlayınca sema merdiveninden düşüşün çok hızlı olabileceğini milyonlarca insana canlı yayında göstermiştir.
Arapçada merdiveni anlatan sözcüklerden biri de çıkmak, yükselmek anlamında olan uruc kelimesidir; türetme neticesinde mi’râc sözcüğü meydana gelerek yükseğe çıkma manasında kullanılmıştır. Mirâc ayrıca dinimizde Peygamberimiz Hz. Muhammed’in(sav) Mescid-i Haram’dan Burak aracılığıyla Kudüs’e oradan da göğe yolculuğuna da denilir. Bu yolculukta yedi kat gök katmanının her birinde yedi peygamberin karşılaması, Cebrail’in (as) Sidret’ül Münteha’dan öteye geçemeyip Efendimiz’in (asm) yalnız olarak Allahü Teala ile görüşmesi, cennet ve cehennemi görmesi nakledilir. İsra Suresi’nde “Ayetlerimizden bir kısmını göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.” ayetlerinde bu mucizevi yükselişe, manevi bir merdivenle yukarı çıkmaya işaret edilmektedir.

İnsanı ürküten yüksek merdivenlerden biri Hawai’nin Oahu adasındaki 4 bin basamaktan oluşan Haiku Stairs’tir. Normal şartlarda Haiku Stairs yedi sekiz saatlik bir yolculuğu kapsar. Yağmurlu, sisli ve karanlık bir akşam vakti bu merdivenlerde, çılgınlara has bir biçimde tersten yürümek hayata dair bazı ipuçlarını insana verebilir. Zihninizde bir hayal kapısı açıp düşünürken ileriyi göremeyip sadece geçtiğiniz yola baktığınızı tasavvur edin.  Elinizde kibrit, mum, meşale, fener veya projektör olduğunu var sayın. Karanlıktasınız ve yağmur elinizdeki aydınlatma nesnesini söndürmeye çalışırken geri geri yürüyerek ilerliyorsunuz. Zihin veya kalp dünyanızın ufkuna göre geride kalan mesafeleri farklı araçlarla aydınlatma çabasındayken üç adım sonra basamakların sizi aşağı mı yukarı mı götüreceğini kestiremiyorsunuz. Bir elinizle korkuluğu tutup diğer elinizle aydınlatma aracınızı kavramaya çabalarken belki de yağmura karşı şemsiyenizi de bırakmak istemiyorsunuz. Ancak bir kişinin yürüyebildiği merdivenleri korku ve heyecanla aşarken kalbiniz güm güm atmaktadır. Göremiyorsunuz ardınızı. Sizi ne bekliyor? Yolun durumuna göre tahminlerde bulunup kimi zaman uçurum kenarında, kimi zaman ağaçlık alanlarda, belki enfes bir manzarayı izleyerek yürüyüşünüzü sürdürüyorsunuz ve merdivenler bitmiyor sanki. Bazen hayat işte bu tehlikeli, şaşırtıcı, renkli merdiven yürüyüşüne benzemekte. Ardınızda sizi ne bekliyor? Ayrıca bu yolculuğu sadece bir kez yapma şansı var ve her kim olursanız olun bir çukura yahut zirveye ulaşıp yolculuğunuzu nihayete erdireceksiniz.

Merdivenle nereye ulaşma çabasındasınız, onu hangi noktaya dayadınız; bu iki sorunun cevabını rahat verilebildiğinizde merdiven daha değerli bir anlam kazanabilecektir.