Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2016 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


AĞRI KESİCİLER DAİMA DEVA DEĞİLDİR

Varlık âleminin pek çok kederi ve saadetiyle çepeçevre kuşatılmış olan biz ölümlüler, hep semamızda bulutsuzluk özlemiyle yanar tutuşuruz.     Ömrümüzün seyr u seferinde bambaşka serüvenlere yelken açarken içimizde ümit meltemleri eser durur. Hayatın gaileleri, azapları, teessürleri gemimize dalga olup vurmaya başlayınca tedirginlik ruhumuzu kaplar. Hele  bu karamsarlığımız gerçeğe dönüşüp bir heyula gibi her yanımızı kapladıysa Allah yardımcımız ola. Bundan böyle sanki imkânsızlık sularında seyreden bir gemideyizdir. Günler asır olup üzerimize karabasan gibi çökmüş, ruhumuz bu gamdan ve tasadan azade olmayı dilemektedir. Yazık ki bir çıkış yolu bulmak, bundan böyle müşkil bir vaziyettir. Sabredip yolculuğun gerektirdiği gayreti, mücadeleyi ortaya koymak varken teskin ediciler ararız. Bir meşgale, madde, olay vs. ile ruhumuzu veya kalbimizi söndürmeye çalışırız. Avunuruz bir süre, rahatlarız; ancak nereye kadar?

Toplumun bir ferdiyiz;  yaşadığımız acıları, rahatsızlıkları dindirmek veya ötelemek için bazı ağrı kesicilerimiz vardır. İlaca benzeyen ancak gerçekte merkezi sinir sistemimize etki ederek ağrıların bir süreliğine kaybolmasını ya da azalmasını sağlayan avutuculardır her biri. Mühlet vererek çözüm bulmamızı bekler sanki. Acılar ve dertler, ağrımız kaybolmuş olsa da bir köşede sinsi sinsi durmaktadır. Vücudumuzdaki sinir alıcılarının bir bölümü ıstırabı fark eder ve ağrı arttıkça daha yoğun bir tarzda beyne mesaj yollar. Bedenimizdeki ağrıyı, hücrelerimiz kimyasal bir madde oluşturup sinirlere oradan da beyne ihtar olarak aralıksız gönderir durur. Bu uyarıyı alan beyin, konuşma merkezi vasıtasıyla rahatsız olduğunu etrafa duyurur.  Eğer ki o acıyı hissedemiyorsak ya da susturmuşsak beden daha büyük bir tehlikeye sürüklenir.  Devası güç bir hastalık, felç belki de ölüme giden bir sürece girmişizdir. İşte o sırada aldığımız ağrı kesiciler, bazı organları hatta bedeni susturmuş olsa da geçicidir bu. Hastalık büyümekte ve kendine yeni alanlar açıp durmaktadır. Hücreler, organlar feryâd u figân etse de boş bir çabadır. Beynimiz uyuşturulmuştur, organlar vaveyla ettikçe kasavetimiz dinmemektedir. Organlarda hastalık büyürken ağrılar artmakta, ancak biz de ağrı kesicileri artırmaktayız. Hatta daha keskin ağrı kesicilere başvururken yeni bir sürece girmişizdir. Damarlarımız tıkanmakta, kalbe giden yollar daraldıkça daralmaktadır. Vakit ilerlerken sinirler de ha bire yıpranır, bu arada beslenme bozukluklarımız da ortaya çıkmıştır. Nöropati dediğimiz sinirsel ağrılar çoğalmış, el ve ayaklarda uyuşmalar meydana gelmiştir. Damar sorunları da artınca kalp krizi oluşmuş, hatta ölümle burun buruna gelinmiştir.
Ağrı kesicilerle başlayıp küçümsenen zincirleme olaylar, bizi bir girdaba sürüklemeden ağrıları ciddiye alarak kaliteli bir hayata adım atmak doğru bir tercihtir. Ağrı kesicilere müptela vücudumuz, bir süre temizlenip arınırsa pek çok hastalıktan erken bir zamanda kurtulabiliriz. Bağımlılıktan kurtuluş, zor olsa da ne kadar erken yola çıkarsak tedavi şansımız da o kadar çabuk olacaktır.

Toplumda da bazı ağrılar ve ağrı kesiciler mevcuttur. Ekonomik sıkıntılar, terör sorunu, manevi buhranlar, idari problemler, uluslararası kördüğümler, ailevi meseleler, ferdi bunalımlar, vs. gibi hususlar bizleri bazı ağrı kesicilere iter. Bir zaman sonra bizler, bu ağrı kesicilerin müptelası hatta iflah olmaz bir esiri haline geliveririz. Toplumdaki pek çok organ, bilinçsizce kullanılan ağrı kesiciler sebebiyle duyarsız hale gelerek işlevini yitirir. Pek çok derde giriftar insanlar veya toplumlar, çorak toprağa belki de çöle dönecektir.

Tıpta pek çok ilaç veya ağrı kesicilerle tedavi olmaya çalışsak da en güzelinin koruyucu hekimlik olduğu unutulmamalı. Bundan dolayı bireysel veya toplumsal bedenimiz için tedavi yöntemlerini doktorlardan dinlemek, kalp ve ruh dünyamızın hastalıklarına da çareler öneren hekimlere kulak vermek en doğru çaredir.

14 Ocak 2016 Perşembe

Osman KURBAN





GRAMOFON

     Gramofonun ne olduğunu bundan on yıl önce keşfettim. Burdur’da… Soğuk bir kış günüydü. Bir masa… Üstü örtü ile sarılı. Örtüyü çektiğim zaman çok şaşırdım. Garip bir cisim, tanımlayamadığım bir alet karşımda duruyordu. Tabii ne olduğunu öğrendim.
Gramofon… Dedemin gramofonu. Kendisi bu müzik aletini 1979’da almış. Mükemmel zariflikte ve incelikte bir cihaz. Bu makineyle ses ve müzik kaydı veya dinleme olanakları var. Gramofonun yanında bir de plak arşivi var. Hangisini saysam size? Tülay German… Nilgün Atılgan… Esin Engin… Özellikle Rum şarkıcılar o günlerde pikap ve gramofonların vazgeçilmez sesi imiş.  Ve adını yazamadığım birçok Fransız şarkıcı… Genellikle caz ve pop ağırlıklı. Zaten gramofonun namındandır, türkü falan dinlenmez.

    
İlk plağı koydum. Tülay German’ın, Burçak Tarlası adlı eseri. Üzerinde 1964 yazıyor. Mükemmel bir ses ve kalite. Daha önce hiç böyle bir müzik dinlediğimi sanmıyorum. Tamamen bir başyapıt. Gramofon eskiden pek bulunmazmış. Doğrusu, şimdi de bulunmuyor. Gramofon genellikle bir hobi veya bir uğraş olarak nitelendiriliyor. Eskiden orta halli veya geliri normalin üstünde olan ailelerin evinde bulunurmuş. Çok ayrı bir alet. Tamamen eski günleri hayal etmenizi sağlayan ve o günlerin içinde yaşamanıza olanak sağlayan bir alet. Sadece müzik dinletisi yapma özelliği yok. Manevi özelliği çok fazla. Bir plak koyduğunuz zaman isterseniz 70’li yıllar, isterseniz 80’lerde oluyorsunuz. O an’ı size saniyesine kadar yaşatıyor. Şimdi daha iyi anlıyorum neden pikap ve gramofonlara bu kadar değer verildiğini.

     Plak, gomalaka ve mumlu maddelerle yapılan bir disktir. İki yüzünde helezon şeklinde oyuklar vardır. Tıpkı günümüzdeki CD’ler gibi. Bu oyuklar, girintili çıkıntılıdır. Özel olarak yapılmış gramofon iğnesi, bu oyuklar arasında dolaşırken meydana gelen titreşimler, plağa alınan sesin tekrar duyulmasını sağlar. Makine, plağın devamlı olarak ve aynı hızda dönmesini sağlayan bir motor ile sesi yansıtan bir bölümden ibarettir. Motor, zemberek ya da elektrikle çalıştırılabilir. Her iki şekilde de dakikada 78 devir yapılır (45’lik pikap, 78’lik pikap anlamı buradan gelir). Elektrikle çalışan gramofonlara pikap adı verilir. İğne; plak üzerinde dolandıkça oyukların girinti ve çıkıntısına göre meydana gelen titreşimler, iğnenin bağlı bulunduğu diyagrama yansır. Ses titreşimleri, diyagram ve ses kutusu yardımı ile büyütülerek aksettirilmiş olur.

     Gramofon’ un hikâyesi budur. Çok meşakkatli bir şekilde çalışır. Ama verdiği duygu ve o ses sizi paha biçilemez bir manevi yolculuğa çıkarır. Özellikle Tülay German’dan “Burçak Tarlası” eserini dinliyorsanız…


17 Aralık 2015 Perşembe

Taner KARACAN



KUŞLAR VE UÇAKLAR

Günümüzde  uçuş güvenliği en üst seviyede tutulduğundan uçaklar muazzam sistemlerle donatılmıştır. Sistemler uçağın havada en verimli ve güvenli bir şekilde seyir almasını sağlar. Uçakların hava ile ilişkisini  en verimli bir şekilde kullanabilmesi ‘aerodinamik’ sistemiyle  mümkün olabilmektedir. Mükemmel bir aerodinamik şekil,  hava sürtünmesinin gövde veya kanatlara yaptığı basıncın en aza indirilmesiyle elde edilir.Uçaklarda hava sürüklenmesine karşı oluşturulan aerodinamik yapı ancak  kuşlardan ilham alınarak istenilen seviyeye getirilebilmiştir. Bu dizayn benzetmesi sayesinde uçaklar yüksek hızlara ulaşabilmiş ve akrobasi hareketleri dahi sergileyebilmiştir. Teknik olarak kuşlarla  kıyaslama yapıldığında, son teknolojiyle imal edilen uçak şekilleri  dahi bunlardan çok geri olduğu görülecektir. Son dönem havacılık teknolojisi eğilimi havacılıkta kuşların sahip olduğu doğal mükemmel donanımı teknik olarak modern uçaklara tatbik etme doğrultusunda gelişmiştir.

Göçmen kuşların seyrüsefer(navigasyon) donanımında  araştırmalar neticesinde, boyun kısımlarında ferromanyetik taneciklerin bulunduğu ve dünyanın manyetik alanına göre hassasiyet gösterdikleri keşfedildi. Yapılan araştırmalarda kuşların göç boyunca seyrüsefer(navigasyon) ekipmanı olarak   dünyanın manyetik alanı kullandığı öğrenilmiştir ayrıca güneş ve havadaki basınç farkından faydalanmaları, koku alma duyuları ve ultraviyole ışınların yön bulmada kuşların yardımcı seyrüsefer unsurlarıdır. Uçaklarda, aynı sisteme dayandırılarak  manyetik kumpas kullanarak manyetik kuzeyi  gösteren seyrüsefer aletleri bu metal kuşlara yönlerini bulmaya yardım eder. Ortalama bir geniş gövde uçağını düşündüğümüzde  iletişim ve yön bulmak için  6 ile 8 anten ve buna bağlı olarak bunlarla veri alışverişinde bulunan  4 ile 6 arasında bilgisayar vardır. Uçuş için hayati bilgileri sıcaklık,  basınç  ve  yükseklik gibi bilgileri hissedip veriye döken sensör ve probe(uç) lar da uçak seyrüsefer sistemlerini dolaylı olarak beslemektedir. Bu karmaşık sistem harici 2 güç ünitesiyle beslenmekte olup en az 3 ilave back-up (yedekleme) sistemi de vardır. Onlarca bilgisayarın, sensörün ve güç ünitelerinin bileşkesiyle elde edilen bu kompleks seyrüsefer siteminin en küçük bir  kuşun kullandığı doğal  seyrüsefer sistemiyle mukayese bile edememesi  hayretle dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Steve Jobs der ki:” En karmaşık teknoloji en basit görünenlerin içindedir. Aynı şekilde devasa uçaklara bakıldığında  hayranlık uyandırabilir ama küçük bir kuş bile havacılığın gelmek istediği son sistemleri bünyesinde ihtiva ediyor.”

Kuşların kanatlarında hava ile dolan boşluklar bulunmakta ve bu da hava direncini önemli ölçüde azaltmaktadır. Bu sayede kuşlar kaldırma kuvveti elde etmek için harcadığı kalori miktarını düşürmektedir. İdealleri kuşların uçuş tekniğine ulaşmak olan yapımcılar aynı sistemi bir Boeing–747 modelinde; kanatlara küçük küçük binlerce delik açarak uygulayan yapımcılar daha ilk rüzgâr tüneli modellerinde, bu sistemin yepyeni bir aerodinamik teknik olduğunda fikir birliği etmişler ve yeni imâl edecekleri uçaklarını bu sistemle donatmaya karar vermişlerdir.

Havacılıkta karşılaşılan en büyük sıkıntılardan birisi ise yüksek gürültü kirliliğidir. Sadece bu gürültü yüzünden bazı Avrupa ülkelerinde akşam belli bir saatten sonra ilgili yerleşim bölgelerindeki hava alanlarına uçakların iniş yapması yasaklanmıştır. Bu gürültü kirliliğin öüne geçebilmek için üreticiler tekrar kuşların muazzam yapısına başvurmuştur; öyle ki bir baykuş avının üzerine atıldığında, avlanan canlı hiçbir ses algılayamaz. Bir hayalet uçak gibi fark edilmeden uçabilen baykuşun sırrı kanatlarındaki tüylerdedir. Tüylerin kenarında bir testeredeki gibi dizilmiş sıralı dişler bulunur. Baykuş kanat çırptıkça hava, bunların arasından  geçerek gürültü azaltılmış olur.

"Aerodinamik ses" ise hava akımında oluşan girdaplardan kaynaklanır. Girdaplar büyüdükçe ses de artar. Baykuşun kanadında çok sayıda pürüzlü çıkıntı olduğundan, büyük girdaplar yerine küçük girdaplar oluşur ve baykuş son derece sessiz bir uçuş gerçekleştirir. Bir Boeing 787 dreamliner motorunun  eksoz dizaynı  bu kuşun muazzam kanat yapısından esinlenlenilerek yapılmıştır. Motorun ekzos kısmı testere dişleri şeklinde yapılardan meydana getirilmiş ve hava grirdaplarının çoğunu engelleyerek gürültü büyük oranda azaltılmıştır, böylece motordan çıkan desibel max 85 desibel olmuştur ki bu da bağırma sesi 80-90 dB ile aynı seviyeddir.

Uçakların havada tutunabilmesi, uçağın kaldırma kuvvetinin kanadın altına uyguladığı farklı basınçlar sayesinde gerçekleşir. Basınç farkından dolayı, kanat üzerinde akıp giden hava, kanat ucunu terk ederken girdaplar (vorteksler) oluşur. Bu vortekslerin şiddeti uçağın ağırlığı, hızı ve kanat yapısına göre değişebilir.

Kıvrık kanat uçlarının dışa ve yukarı doğru yaptığı kıvrımın eğimli olmasının sürtünmeyi azalttığı ve itiş(havada tutunma) performansını artırdığı bazı uzun menzillere uçan göçmen kuşların bu kanat yapısından oldukça faydalandığı görülmüştür. Görülmüştür. Kıvrık kanat uçlarının yeni nesil Boeing 737 uçaklarının menzilini yaklaşık 240 kilometre artırdığı hesaplanmıştır.

Havacılığın teknolojide ulaşmak istediği en son basamak kuşların sahip olduğu mevcut teknolojileridir. Elbette ki her bir uçağın üreticisi planlayıcısı olduğu gibi bu kusursuz teknolojinin  veya organizmanın da kusursuz bir planlayıcısı ve  bir üreticisi vardır. Her alanda olduğu gibi havacılıkta da inovasyonumuza yön verebilecek varlıklar bize hep ilham kaynağı olmuştur. Uçaklar, kuşlar kadar özgür uçana dek bu inovasyon devam edecektir.


3 Aralık 2015 Perşembe

Behzat ÇOLAKOĞLU



ÇELİŞKİ SAĞANAĞI

Nefret ettiğimiz hisler var mesela veya duygular ya da duyular... Kendimizin bile bile oluşturduğu, yıkılmaz kaleler gibi olan alışkanlıklarımız var. Kaleyi yöneten komutan da biziz, kalenin dışındaki nefer de. Kale kapısındaki kilidi koyan da biziz, anahtarın sahibi de. Savaşı kazanan da biziz, kaybeden de. Normatif düzeni kuran da biziz, isyanı başlatan da. Harekat Ordusu mu gerekiyor yoksa hareketliliğe karşı bir direniş mi? Bu sistemin ana parçası olan dişlilerin dinamik haldeyken çıkardığı ses nasıl olur da, statik durumundaki halinden daha sessiz kalır? Bu duruma sessiz kalan da biziz, taraftar da. Holiganlık başka, oynamak başka, oynatmak başka, oynatılmak başka… Hepimizin birer rolü var istediğimiz şekilde oynadığımızı sanıyoruz madem öyle neden isteklerimiz bitmez? Başkası için mi istiyoruz yoksa egomuzu, başkaları üzerine inşa edip biz de başkalarını mı oynatıyoruz? Taktik, tiki tak şeklinde ilerliyor bu zamanda; o ona, o da ona pas atıyor buna  hiyerarşi diyoruz. İşte sistem budur. Bazen yükselirsin çoğu kez alçalırsın, bazen yukarıda kalırsın ve o zaman da alçaklaşırsın. Şimdi söyle bana nerede olduğun mu önemli,  yahut nerede görüldüğün mü? 

Gölgeler aleminde aynaların karşısında o şehvetli maskelerimizle raks ediyoruz. Eşlerimizi rastgele seçip, mühim olduğunu karşısındakine hissettirmeye çalışıyoruz. Sonra bir başkası geliyor, ona da aynı muamele. Bir şeyleri kazandığımıza inandırma kompleksine giriyoruz. Ve kaybettiğimizi görmemek için maskeyi hiç çıkartmıyoruz. Aman yüzümüz gözükmesin, eşlerimiz bilmesin yoksa ne ehemmiyeti var partner değiştirmenin? Ve dans devam ediyor. Sonra kukuletalı birisi geliyor ve müzik duruyor. Herkes yerini alıyor. Her şey unutuluyor, hatırı sayılmayan hatıralar kısa bir süreliğine hafızamızda yer ediniyor. Unutulmaya mahkumlar. Unutulmadık belki, ama mahkumuz bu hayata. Birileri ziyarete geliyor, ihtiyacını giderdiğini zannediyor ve bir nebze rahatlattığına inanıyor. Sonra onlardan da ümit kesiliyor. Yalnızlığın tek gerçek kurtuluş olduğuna inanıp savaşı kazandığımızı düşünüyoruz. Ve sonra tekrardan hatırlatıyor sistem, bu bir oyun… Savaşı kazanan da biziz kaybeden de... Komutan da biziz, nefer de, strateji de… Zaman da onların, mekan da, sevdiklerimiz de... Yalnızız…
        


             O anlasın diye yazdım herkes anladı 
          Ama kimse anlatamadı hiçbirini
       Öğrenemediler kimsesizliği 
      Kimse sizi öğrenemedi
      


22 Ekim 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


HAKİKAT MAĞARASINA ÖVGÜ

Biz insanlar her şeyin sahibi olduk, fakat sık sık huzura hasret kaldık. Çağlar boyu su kenarlarından ormanın derinliklerine, çöl kumlarından dağların eteklerine, o dağların gizli ve karanlık bağrı mağaralara sığındık. Madde, olaylar ve insanlar sıktı hatta neredeyse boğdu bizi. Yeni bir diriliş belki de bir soluklanma istedik. Yavaşlamalı, tefekküre dalmalıydık. İşte bizi mağara bir anne karnı sessizliğiyle kendine çağırdı. Anne karnında dünyevi ihtiyaçlardan azade yaşayan insan, dünyaya gelince şaşırdı, korktu; ancak zamanla alıştı ve mağarayı andıran anne karnından ayrılıp kendini dünyaya kaptırdı. Sonraları mekan, zaman, eşya ve hadiseler bir kazanı andıran hayatta kişiyi pişirdikçe pişirdi. İnsan kurtulmak istedi bu dev kazandan. Fakat böyle bir imkanı yoktu, işte o zaman merkezden kenara yüzdü veya yürüdü. Bu kazanda merkezi seyrederken kaynayan, fokurdayan, rengi değiştikçe değişen insanları hatta insanlığı gördü. Üzüldü, parça parça oldu. Sonra evet sonra, oradan insanlığı seyreden mütefekkirler, ilim adamları, kalp insanları yahut peygamberler hayat kazanının kenarındaki mağaradan ayrılıp insanlığı kurtarmaya çabaladılar.

Mağara, gün ışığından yani hayatın aydınlığından soyutun derinliğine inme çabasının gösterildiği mekanlardı. Gözün, kulağın, dilin maddeye karşı sanki bir nevi oruç tutma yeri... Rengin, şeklin, sesin ve tatmanın sustuğu karanlığa hapsedildiği mahaldir, mağara. Orada her şey sanki durur, susar, neredeyse hiçliğe yaklaşılır, madde olarak sıfır yaşanmaya başlanır. Ancak gözler de manaya kapı aralar. Maddenin sert, belirsiz, her an parçalanabilir topraklarından belki de kıyılarından maneviyatın ucu bucağı belirsiz sularına kulaç atarsınız. Bu sular acaba sizi nereye götürecektir? Mağara adeta bir limandır, yüzmesini daha doğrusu hissetmesini bilene ne hazineler sunmaz ki? Ancak o denize açılmadan önce o denizlerde yüzmüş, derin yolculuklara çıkmış olanlara kulak verip mağaralara öyle girilmeli.

Yer altında veya bir dağın içindeki boşluklarda bulunan mağaralar, farklı biçimlerden oluşur. Karstik mağaralar kireç taşı, mermer, tuz gibi malzemelerden meydana gelip yer altı sularının zamanla bunları eritip şekil vermesiyle ortaya çıkar. Çölde sert esintilerle uçan toz tanecikleri, kayaları aşındıra aşındıra rüzgar mağaralarını tasarlar. Bazen devasa buz kütlelerinin içindeki sular, usul usul eriyip akışa geçer ve burada buzulla kaya arasında gepgeniş boşlukların oluşmasını sağlar. Kimi zaman patlayan volkanların lavları soğuduktan sonra içinde boşluklar meydana gelir ve zamanla mağaraya dönüşür, ancak bu tip mağaralarda zehirli gazlarla sıkça karşılaşıldığı için tehlikeli mekanlardır. Bazen denizlerdeki dalgalar dik kıyılara yüzyıllar boyu çarpa çarpa bu noktalarda mağaraların oluşmasına neden olur.

Bir mağaraya girildiğinde tümden karanlık ve ürkütücü olduğu düşünülmemeli. Giriş kısmı dış dünyayla pek çok yönüyle benzerlikler gösterirken alacakaranlık kısmında ışığın az olmasından dolayı çok az bitki yaşayabilmektedir. Karanlık kısma gelindiğinde ısı ve nemin neredeyse sabit kalıp katışıksız karanlığın hüküm sürdüğü bir bölgeye ulaştığınızı fark edersiniz. Mağarada yer altı sularının mağara tavanındaki bazı malzemeleri eritip yere doğru sarkıtmasıyla sarkıtlar, bu suların yere düşüp burada zamanla birikerek yukarı doğru yükselmesiyle dikitler ve bu iki şeklin zamanla birleşmesiyle sütunlar oluşmaktadır. Bazen kalsiyum karbonat yeraltı sularını eritip bünyesine katıp yüzeye sonra çıkar, belli bir zamanın ardından buralara çökelir, bunun neticesinde mağaranın içinde travertenlerin meydana geldiği fark edilir.    

Pek çok inanç dünyasında mağara bazen uyku, ölüm, diriliş, çile, korku, inziva ve ibadet gibi hususların remzi olagelmiştir. En eski destanlardan Sümerlerin Gılgamış’ında, hükümdar Gılgamış öbür dünyaya yer altından giderek orada uyuduğu ve sonra tekrar uyandığı anlatılır. Yunan destan kahramanlarından Zeus’un annesi Gaia bir mağaraya gizlendiğinden söz edilir. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde dinlerini yaşamaya ve yaymaya çalışan pek çok samimi Hıristiyan dönemin idaresi Romalıların zulmünden korunmak için mağaralara çekilip burada ibadetlerini yapmaya çalışırken bir yandan da yeni nesillere yeni dini öğretmeye çalışmışlardır İran’ın eski inançlarından Zerdüştlük’ün lideri Zerdüşt, manevi bir arınma ve mücadele için kutsal bir mağarada inzivaya girmiştir. Sabalan Dağı’nda yaklaşık yedi sene inzivada kalan Zerdüşt’ün en sonunda Ahura Mazda’ya ulaştığı rivayet edilir. Ruhsal bir aydınlanmanın peşinde olan ve sade bir hayatı talep eden Budist rahipler de mağaraları tercih etmişlerdir. Bu konuda en meşhur yer, Çin’de Mingsha Dağı eteklerinde yer alan Mogao mağaralarıdır. İpek Yolu üzerinde yer alan bu bölgeyi Lezun adında bir rahip altın ışıklar içinde pek çok Buda gördüğünü iddia edip burada bir mağara kazmasıyla her şey başlar. Zamanla başka Budistler de buraya gelip mağaralar kazar ve günümüzde beş yüz civarında mağara hala ayakta durmaktadır. Türk mitolojisinde de bereket ve yaratılış simgesi olan mağara hakkında Memlüklü dönemi Türk tarihçisi Aybek-üd Devâdârî ilginç bilgiler verir. “Ay Atam Efsanesi”nden söz eden tarihçi, Türklerin ilk atası Ay Ata’nın mağarada ortaya çıkması nedeniyle mağaranın “ana rahmi” görevi yaptığına inandıklarını söyler. Büyük Hun Devleti’nde hakan ve ülkenin ileri gelenleri Ata Mağarası’na gidip burada dini törenler yaparak atalara saygı göstermekteydi. Bu törenler Göktürk Devleti’nde de devam edegelmiştir. Orta Amerika kültüründe mağara, ürkütücü bir anlam barındırmaktadır. Mayalar, mağaraları su kaynağı olarak görürken Maya rahipleri buraları öte dünyaya giriş kapısı olarak düşünüyordu. Bundan dolayı küçük erkek çocukları tanrıları için kurban olarak seçip mağaralardaki içi su dolu çukurlara atıp tanrılarından bol yağmur ve bereketli topraklar istemekteydiler.

Üç hak dinin ortak atası Hz. İbrahim’in hayatında bir dönem mağaranın olduğu görülmekte. Rivayetlere göre, Keldan Kralı Nemrut bir rüya görür. Rüyasında bir erkek çocuğun dünyaya gelip bir zaman sonra tüm putları yerle bir ederek tüm hükümdarlığını ortadan kaldırmaktadır. Bu rüyanın ardından Nemrut, ülkede doğan tüm erkek çocukların öldürülmesini buyurur. Ancak Hz. İbrahim’in annesi, doğum vakti gelene dek bir mağaraya gizlenip çocuğunu burada dünyaya getirir ve yedi yaşına kadar kimselere fark ettirmeden onu yetiştirir. Makam-ı İbrahim denen bu bölge, şu anda Şanlıurfa’da en çok ziyaretçi toplayan yerlerden biridir. Mağara ile ilgili Kur’an-ı Kerim’de Kehf (mağara) suresinde Ashab-ı Kehf’ten söz edilmektedir. Yedi Uyurlar olarak bilinen bu kıssayı, Hıristiyan efsanelerinde ve Hint destanı Mahabarata farklı biçimlerde de olsa anlatmaktadır. Dünyanın farklı bölgelerinde otuzun üzerinde mağarada Yedi Uyurlar’dan söz edilmektedir. Kıssaya göre aristokrat veya idareci sınıftan yedi genç, o devrin fenalığından ve fitnelerinden kaçıp bir mağaraya çekilir. O dönemde devrin zalim hükümdarı Dakyanus inanç sahiplerini putperestliğe zorlayıp kurban kestirmekte, kabul etmeyenleri ise öldürmekteydi. Gençler hükümdara imanlarını haykırınca Dakyanus onlara üç gün süre verince onlar da bir mağaraya sığınmıştır. Yedi genç ve yanlarında bir köpek, bu mağarada üç yüz dokuz yıl uyurlar. Daha sonra İlahi bir biçimde uyanırlar, ancak birkaç gün uyuduklarını düşünmektedirler. Arkadaşlarından Yemliha şehre inip yiyecek getirmeye gider. Ancak şehir değişmiştir, birileri durumu fark ederek onu devrin hükümdarına götürür. Bu hükümdar gencin dinindendir, başlarından geçeni anlatır. Genç daha sonra arkadaşlarının yanına dönüp başından geçenleri onlara aktarır. Daha sonra tümü uykuya dalar ve hükümdar mağaranın ağzını kapatır.

Mağara olarak Hira mağarasının İslam aleminde yeri apayrıdır. Hz. Muhammed (asm), Ramazan ayı geldiğinde Nur Dağı’na gidip Hira mağarasında günlerce tefekküre dalardı. Tarih 610, Ramazan’ın yirmi altısı ve bin aydan hayırlı Kadir gecesidir. Hz. Cebrail burada Alak Suresi’nin ilk beş ayetini Efendimiz’e (asm) okur:"Oku yaratan Rabbinin adına ve O’nun adıyla! O, insanı rahim duvarına yapışan yapışkan bir maddeden yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. İnsana kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediklerini öğretti." Bundan böyle Hira mağarası, kutlu bir zamanın başlangıcına tanıktır. Aradan on iki yıl geçecek ve Mekkeliler Hz. Muhammed’i(asm) doğduğu diyardan çıkarıp peşlerine adamlar salmıştır.  Efendimiz (asm), Hz. Ebu Bekir’le Sevr mağarasına sığınmıştır. İşte mağaradaki halleri Tevbe suresi kırkıncı ayette şöyle tasvir edilir: "Eğer siz Peygamber'e yardımcı olmazsanız, Allah vaktiyle ona yardım ettiği gibi yine yardım eder. Hani kafirler onu Mekke’den çıkardıklarında, iki kişiden biri olarak mağarada iken arkadaşına:’Sen hiç tasalanma, zira Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Derken Allah onun üzerine sekinetini, huzur ve güven duygusunu indirdi ve onu, görmediğiniz ordularla destekledi. Kafirlerin davasını alçalttı.”

Yirminci asrın başlarında Bediüzzaman Said Nursi, İstiklal Harbi’nin ardından siyasetten ve toplumsal hayattan uzaklaşıp Van’ın Erek Dağı eteklerine gider. Zernebad suyu başında bir mağarada kalıp talebe yetiştirerek iman hizmetine kendini adamıştır. Ancak devrin siyasileri onu buradan alıp Barla’ya sürgüne gönderir. Bediüzzaman, bu yeni mekanı daha ihlaslı görmüş ve adeta sürgün rahmete dönmüştür. Barla için şunları söyler:”Rusya’da esarette iken niyet ettim ve niyaz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara faidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücuduma yüklemedi.” Burada Risale-i Nur’ları yazmaya başlayan Üstad, Barla’yı kendine manevi bir mağara yaparak devasa bir iman hizmetinin programını hazırlamıştır.

Mağara denilince Yunan filozof Eflatun’un Devlet adlı eserindeki alegoriyi hatırlamamak olmaz. Eflatun, bir mağarada ayaklarından, ellerinden ve boyunlarından zincirlenerek çocukluklarından bu yana hiç hareket etmeden karşılarındaki duvarı izleyen insanları anlatır. Arkalarında bir ateş yanmaktadır ve mağaranın ağzından gelip geçenlerin yansımaları bu ateş aracılığı ile duvara akseder. Zincirlenmiş kişiler bu yansımaları seyredip arkalarından gelen seslere manalar yükleyerek hayatı böyle yaşamaktadırlar. Fakat bu mahpuslardan biri zincirlerinden kurtulup ışığa ulaşınca hayatın hakiki anlamını fark edecektir. Dışarı çıkıp aydınlığa karışan mahpus, bu ilk çıkışta güçlük yaşayıp meşakkat çekse de gelip geçici bir haldir. Zamanla gözleri alışan mahpus, gördüğü dünyayı mağaradakilere de anlatmak isteyip zincirlerini kırmaları için onları teşvik edecektir. İşte burada filozofların, aydınların, düşünürlerin büyük dramı, trajedisi yahut zaferi ortaya çıkacaktır. Bazı insanlar mağaradan çıkan bu insana kulak verip ışığa yönelerek kendini gerçekleştirmeye çalışırken bazısı da karanlığa, esarete devam eder. Çünkü esirliğin başka bir tadı, rahatlığı vardır ve kişi bunları bırakamaz. Bazı kişilerin de ışığa bakması için cesareti olmalıdır. İşte herkes bu cesareti gösteremez, hakiki aydınlar ve düşünürler müstesna…

Çağımız insanı mağaranın geçmişte kaldığını vehmetse de gerçek bunu söylememekte. Zaman; renkleri, tatları, şekilleri, duyguları, nesneleri değiştirip mekanlarda oynamalar yaparken mağaraları unutmadı. Etrafımıza baktığımızda dağları andıran koca binalardaki evler, ofisler günümüz insanı için tezyin edilip mağaranın yeniden sunuluşu değil midir? Metrolarda, devasa AVM’lerde, tünellerde, yeraltındaki işyerlerinde hayatın hayhuyunda kaybolan insanlar, sterilize edilen modern mağaralarda durmuyor mu? İnsan ister eski zaman mağaralarını kendine iskan etsin ister günümüzün şaşalı mağaralarını neticede o mağara elbet yıkılıp gidecektir. Ne diyordu Şair Eşref :”Cihâna sığmamışken bir mezara sığdı İskender / Varıp baksan o da şimdi yıkık bir gâra (mağara) dönmüştür”

10 Eylül 2015 Perşembe

Bülent TEZCAN


                                 MERAK

Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir isimli eserinde “Ne olurdu, çocukluğumda tanıdığım o her şeyi bilen, bir kere öğrendiğini bir daha unutmayan meraklı ihtiyarlara benzeseydim!” der. Bir şeyi anlamak ve öğrenmek isteğini duyguyla yoğurup en kısa yoldan bize ne güzel ifade ediyor Tanpınar. Ayrıca Tanpınar bu cümlesinde bir şeyi öğrenme, anlama isteğinin zaman kaybetmeden yerine getirilmesinden söz ediyor.

 Merak; insana Allah tarafından verilen en güzel duygulardan biri. İnsanı yücelten bir değer olarak merak duygusunun da yerli yerinde kullanılması çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim insanı olayları anlamaya, düşünmeye ve onlarla ilgili fikir sahibi olmaya davet etmektedir.
 Bediüzzaman hazretleri de “Merak ilmin hocasıdır.” der. Yani ilim sahibi olmak için merak etmek, araştırma yapmak gereklidir. Bu zorlu bir yol ama zevkli… Kişi, bu merak etme zevkine bir varabilse hayatı ne kadar anlam kazanır. Hani küçük çocukların ısrarlı soruları olur ne kadar saf, içten. Büyükler bu ısrarlı sorulardan sıkılır, cevap vermekten usanır. Fakat çocuk öğrenmenin verdiği mutlulukla ve merakının giderilmesindeki lezzetle her gün yeni sorularla hayatına devam eder.
 Burada merakla ilgili bir hatıramı sizlerle paylaşmak isterim. Eğitim fakültesi 3. Sınıfta, Divan edebiyatı dersimize rahmetli Prof Dr. Amil Çelebioğlu hocamız giriyordu. O yıl okul idaresi öğrencilerden seçtikleri hocalarla birlikte bir proje çalışması yapmalarını istemişti. Ben de yakın arkadaşım Mehmet Akif’le Amil Hocayla böyle bir çalışma yapmaya karar verdik.
 Ve hocanın odasına gittik. Durumu arz ettikten sonra rahmetli hoca bana nereli olduğumu sordu. Ben de Uşaklıyım, dedim. Hoca:”Uşak’ın nesi meşhurdur?” dedi.  Ben de “Çok iyi bilmiyorum ama galiba halısı” dedim. Hoca tekrar bana:”Uşak halısını başka halılardan ayırabilir misin?”dedi.
Ben soru karşısında afallamış biçimde “Hayır” dedim. Hoca biraz da sitemli bir yüz ve ses ifadesiyle:” Öyleyse niye geldin buraya?” dedi.

Ben çok bozulmuştum ama belli etmemeye çalışıyordum. Amil hoca bizi daha da zor durumda bırakmamak için:” Bakın çocuklar, beraber çalışalım fakat ilgiliyseniz, merakınız varsa, araştırma yapmaktan hoşlanıyorsanız bu iş olur.” Hoca, bize hayatımızın dersini vermişti.

Yine İzmir’den bir hatıra ile devam edelim. Galiba 1975 yılıydı. Bulunduğumuz yere Abdullah Aymaz hocamız zaman zaman gelirdi. Bir gün böyle bir ziyarette, bize:” Ne yapıyorsunuz, ne okuyorsunuz?” vs. gibi sorular sormuştu. Ben o gün bu sorulara tam olarak nasıl cevap verdim, hatırlamıyorum; ama Aymaz hocamızın şu cümlesini çok iyi hatırlıyorum. Hocamız kendisinin bir Kur’an-ı Kerim meali hazırladığını ve 27. Cüze geldiğini söylemişti. Ben bir hayli zaman Aymaz hocamızın kendi yaptığı bu işi bize söylemesindeki espriyi düşündüm ama pek anlam verememiştim. Daha sonraları bu konuşmadan şunları çıkardım. Boşa zaman geçirmeyin, araştırın bir şeyler ortaya koymaya çalışın, demek istediğini anladım.

Bir hocanın öğrencisindeki merak duygusunu nasıl kamçıladığını görmek için Antik Dekor dergisi 93. Sayı Şubat Mart 2006 s.110-116 sayfalarını merak edip okumanız dileğiyle…

Abdülmecid ORHAN


HENGÂME

Bir gece uzak sokaklardan gelen bir ses, insanı uyku aleminden söküp alırken çocuklarda bir ürperme yahut gerilim meydana gelir. O ses, saniyeler ilerledikçe yaklaşır da yaklaşır. Kulaklarınızı tıkasanız da engel olamazsınız. Gecenin tüm karanlığında o velvele, şiddetini artırdıkça artırır ve her yanı kaplar. Beyninizi çatlatacak hale geldiği anlarda kendinizi bir köşeye kıstırılmış gibi hissedip tüm çaresizliğinizle örtünüzün altında bekleşirken Allah’a sığınırsınız. İşte o lahzada, sanki bu uğultu bir yolunu bulup beyninizin içine girmiş ve orayı kendine mekan tutarak kıyamet sabahına çağırmaktadır.  Bu hengâmede sokak sakinleri de uyanmış ve sanki İsrafil aleyhisselamın suru çalınmıştır. Başınızda değirmen çevrilirken ahalinin uyanması sizi biraz teskin eder. Sonra bu curcuna, şamata azalmaya daha doğrusu uzaklaşmaya başlar.  O dehşetli dağdağa, şimdi tatlı bir tıngırtıya neredeyse ninniye dönmeye başlamıştır. İşte bu sesin sahibi, silindirik bir şekle sahip kasnağın iki tarafına gerilmiş derilerin sabitlenmesiyle oluşan davul ve bu davula belirli bir ritimle vurulan tokmaktır.

Ramazan geldiği vakit şehrin farklı mahallelerinde davulcular tezahür eder. Belki önceleri kimse tanımaz, görmez hiçbirini. Ancak kısa zamanda davullarının sesi ve biraz yetenekli olanları manilerinin dizeleriyle cümle aleme kendisini tanıtıverir.  Davula vurup sokakları bir ay arşınladıktan sonra bahşişleri toplarken yüz yüze gelir ve bazen küçük cüsseli ya da sıradan bir adamın kimi geceler bizi nasıl ürküttüğünü düşünerek kendi kendimize güleriz. Alelade bir adamın elinde o çalgı nesnesiyle siz karanlıkta uyurken bir heyula gibi ruhunuzu nasıl da avucunuza alıp curcunasıyla tedirgin ettiğini düşünerek şaşarsınız.  Velvelesi bitmiş olsa da o vakitler, ruhunuzun bir köşesine hafif bir iz bırakmıştır o davul sesi.  Ancak aynı davul bu sefer bir düğünde, şenlikte, törende çalınırken sizi coşturdukça coşturur. Belli aralıklarla tokmak ve çubukla davula vurulurken insanlar da o tempoya kendilerini kaptırır. Sanki o tokmak insanları kendisine bağlamış ve zamanın artık idarecisi olmuştur. Vuruş hızı arttıkça insanların da hızı buna ayak uydurur. Buna uydukça sanki kişi de kendinden geçer ve izleyenler de coştukça coşar. Davul, neşeli ve insanları coşturmaya azmetmiş bir ele teslimdir. İnsana korku veren yahut neşe veren de davul değil, onu tutan eldir.

Anadolu’da köknar, meşe, ceviz gibi ağaçlardan ortalama elli santim çapında ve otuz santim yüksekliğindeki bir kasnakla davul yapılır. Bu kasnağa koyun, dana, kuzu, keçi gibi hayvanların derisi gerilir. Islak bir halde germe çemberlerine takılan bu deriler, kuruduktan sonra kasnağa takılır. Kalın derinin takıldığı yere sağ elle tokmak, ince derinin olduğu yere sol elle ince ve yarım metre uzunluğunda bir çubuk vurularak davul çalınır.

Eski çağlarda Uzakdoğululardan Mısırlılara, Sümerlerden Hunlara pek çok millet davul kullanırdı. Amerika yerlileri dini törenlerinde dans esnasında tempo maksadıyla davul çalardı. Avrupa’da yerleşmesi ise ancak on altıncı asırda Osmanlı aracılığıyla olmuştur. Türkler; Şaman inancına bağlıyken din adamı olan kamlar, kötü ruhları davul çalarak kovardı.  Ayrıca at yarışında, güreşlerde, cirit oyunlarında, düğünlerde davul sürekli olarak kullanılmıştır. Türkler, Müslümanlığı kabul ettikten sonra davul etkisini kaybetse de tuğ ve sancakla beraber devletin egemenlik sembollerinden biri olmayı sürdürmüştür. Mehterin tek yüzü olan büyük davuluna kös ismi veren Osmanlılar, davulu pek çok sahada kullanmıştır. Savaş esnasında askerleri bir arada toplamada, fetih haberinde, halka haber verme zamanında, han ve şehirlerde akşam kapılar kapanırken, yangın görüldüğü vakit farklı ritimlerle çalınan davuldan faydalanılmıştır. Osmanlı döneminde davula tabl ve davul çalana da tabl-zen denilmekte idi. Şair Baki, bir beytinde davul, kös ve nakkareye yer verirken şunları söyler:”Çalındı kûslar tabl u nakkare kıldı âvâze / Düğün bayrâm idi gûyâ guzâta cenk meydânı”

Günümüzde belli notaları ve tonları çıkaran pek çok davulu modern orkestralarda görmekteyiz.  Özellikle yumuşak veya yüksek tonlarda çalması için akort edilebilen timpaniler, beş parça davul ve üç parça zilden oluşan bateri bildiğimiz davul anlayışına farklı boyutlar katmakta.  Genellikle çift olarak kullanılan Afrika kökenli, elle veya parmakla vurulan bongo davulu, silindir biçimindeki büyük ve yine Afrika kökenli konga davulu, çoğunlukla yerliler tarafından haberleşme maksatlı kullanılan tamtam davulu farklı milletlerce kullanılan özgün enstrümanlardır. Neredeyse gök gürültüsü ya da top sesine yakın bir gürültü oluşturmak amaçlı bas davul, askeri bandoların vazgeçilmezidir.

Davul, şimdilerde okulların trampet takımında iki çubukla çalınıp bir zamanlar insanları derinden etkileyen o büyüleyici etkisini kaybetmiş olsa bile hâlâ bazısı için eski hükmünü bir motif olarak da sürdürmektedir. Davul çoluk çocuğun eline düşmeyerek o mahrem ve esrarlı manasını korumaya devam ederek savaşlarda zor anlarda nasıl tüm askeri toplayıp bir hedefe yöneltiyor idiyse yine o havayı estirmeliydi. Davulun çok olduğu ve çok çalındığı yerde artık kulaklar onu duymaz olur. Günümüzde artık davuldan ve davul gürültüsünden sessizliğe, dinginliğe yani huzura kalbimiz ve kulaklarımız hasret. Devrimiz sükunet açlığı yaşıyor. Öyle bas bir davul veya kös hengâmesi lazım ki o açlık bitsin ve sükunet dönemi başlasın.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN



KİBRİTİ TUTUŞTURMAK

Bir zamanların yaygın tutuşturucusu kibrit artık bizlere elveda demekte. Yirminci asrın başlarında en şatafatlı dönemini yaşayan fosforlu minik tahta parçacığı, şimdilerde unutulup gidiyor ve bu gidişte hatıralarını da yanına alıp gözden kaybolacak.

Alman simyacı Hennig Brand 1669’da felsefe taşını bulup onunla da bazı metalleri altına çevirme hayali kurarken fosforu keşfeder. O çağda fosfor, ateş için kullanılamamıştır. Aradan yıllar geçer ve fosfor, on dokuzuncu asrın başında kibrit imalinde tercih edilecektir. Takvimler 1827’yi göstermektedir ve kibritin sürtünmeyle ateş alıp yandığı İngiltere’de tesbit edilmiştir. Sonraları Fransa, ABD, Avusturya gibi farklı ülkeler de kibrite değişik biçimler verip özgün katkılarda bulunarak bu ateşleyici geliştirir. Hatta 1932’de Avusturya’da imal edilen bir kibritin içine konulan bir madde sayesinde yanma yavaş yavaş gerçekleşir ve bir kibrit kırk kez kullanılabilir.

Kibritin ucunda, kükürt ve oksitleyici olarak da potasyum klorat bulunur. Sürtünmesini artırmak için incecik cam tozu da karışımına eklenir. Bu karışımı bir arada tutan tutkal ve nişastayı da unutmamak gerekir. 1929’a kadar Avrupa’dan ithal ettiğimiz kibrit, 1932’de İstanbul’da üretilmeye başlanır. Bu üretimi de bir ABD firması yirmi beş yıllığına tekel olma şartıyla kabul eder. Karşılığında ülkemize on milyon dolarlık uzun vadeli kredi sağlar. Dönemin yöneticileri de bu sermayeyle Merkez Bankasını kurar. 1950’li yıllarda Türk firmalar da kibrit imaline teşebbüs eder. Ancak son yıllarda çakmağın yaygınlaşmasıyla bir zamanların meşhur Malazlar ve Kav gibi firmaları fabrikaları kapatmaya başlar. Artık çakmağın devridir ve kibritin tahtı yıkılmıştır. Kibrit bundan böyle nostaljik bir öğe olarak hatıralarda kalmaya mahkumdur.

Ocağı, sobayı tutuşturma niyetiyle yakılan kibrit çöpü, bazen yaramaz bir çocuğun elinde bir evi ateşler içinde bırakabileceği için kibrit taşıyan her çocuk insanı inceden inceye tedirgin eder. Fakat Andersen’in o hüzünlü masalı  Kibritçi Kız hikayesindeki kibritler zihnimizi bir anda değiştirebilmekte. Masalı dinlerken isteriz ki o yetimciğin daha çok kibriti olsun, o kibritleri satsın yahut her kibriti yakarken çabucak sönmesinler ve o soğuk yılbaşı gecesinde hayal alevlerinin içinde annesini görsün. Ne zalim bir masaldır Kibritçi Kız, bir Kemalettin Tuğcu kitabının iç burkuntusunu hissederiz. O anları hızlı geçmek lazım, insanın yüreği dayanmaz kızcağızın elinde yanmış kibritlerle donmuş bir vaziyette sabah bulunuşu ve yüzünde tatlı bir gülümseme… Evet Andersen zalimdir, bu hissi bir de Kurşun Asker masalında yaşatır ve ona da yürek dayanmaz. Belki de yazar zor geçen çocukluk yıllarının acısını dindirmeye çalışmaktaydı. Her ne olursa olsun, bu masallar çocuklara elindekilerin kıymetini bilsin diye anlatılmakta. Anlatılır ancak o masumların kalp dünyasında ne volkanlar patlayacak, nasıl uçurumlar oluşacak hiç düşünülmez mi?

Minik ve başıboş bir kibrit çöpü, koca ormanı kül haline getirir de bir vakitler ormandan kopup kibrite dönüşen o çöpün hem kendini yakmasına, hem de ormanı küle dönüştürmesine akıl sır ermez. Bir kibrit, nice ağacı yakıp dünyayı küle çevirse de bazen o bir kibrit dünyayı aydınlatır. Sezai Karakoç “Batı Şiirlerinde Çeviriler” in girişinde “Bizim işimiz bir kibrit çakmak. Dünyayı yakmak için değil, dünyayı ışıtacak meşaleyi tutuşturmaya kendi çapımızda yardımcı olmak için.” demekteydi.  Bu minvalde bir düşünceyi yine kibrit metaforuyla misallendiren Bediüzzaman Said Nursi, İctihad Risalesi’nde iyi çevrenin kişinin inkışafında çok büyük fayda sağlayabileceğini ve böyle bir çevrenin üniversite gibi kişiyi kısa zamanda parlatabileceğini ifade eder:”İşte, şu tarzda fıtrî bir ders alan müstaid, ictihada çalışmaya başladığı vakit, kibrit hükmüne geçen istidadı, nûrun alâ nûr sırrına mazhar olur, çabuk ve az zamanda müçtehid olur.” Bediüzzaman’ın hayatının bir kısmı hapishanede geçmiş ve Meyve risalesi gibi bazı risaleler, bazen kibrit kutularına hapishanede yazılıp daha sonra çoğaltılmıştır. Talebelerinden Bayram Yüksel hatıralarında Üstad ve talebelerinin Afyon hapishanesindeki halini anlatırken şunları söyler:”Üstadımız pencereden bakar, bizleri gördüğü anda bulduğu küçük kağıt parçalarına yazdığı kısımları kibrit kutusuna koyarak bize atardı. Biz de bu parçaları hemen ağabeylere verirdik. Önce onlar yazarlardı, sonra biz çoğaltmaya başlardık.” Bediüzzaman’ın çok sevdiği talebelerinden ihlas abidesi Hafız Ali Denizli Hapishanesi’nde vefat eder, yıl 1943’tür. Üstad’ı o vakit bu hapishanede zehirlenmişlerdir, çok sıkıntı çekmektedir. O günlerde hapishanede dua ederken diğer talebelerin de iştirak etmesini isteyen Hafız Ali, Allah’tan şunu ister: “… Eğer  Üstadımın eceli geldiyse, onun yerine benim canımı al, ona afiyet ver.” Kısa bir zaman sonra Hafız Ali hastalanıp vefat edecektir. Onun hakkında Bediüzzaman “benim bedelime şehid oldu” deyip ardından derin bir acı ve hüzün yaşar. Üstad daha sonra işte bu zor şartlarda bir kibrite not yazıp talebesi Hafız Mustafa’ya atar, notta şunu okuruz:”…Mümkün olduğu kadar beni buradan alınız. Hayatım tehlikededir…” Hapishanede bazen kibrit kutularına yazılıp günümüzde dünyanın pek çok diline çevrilen Risale-i Nurlar Sezai Karakoç’un ifadesindeki “dünyayı ışıtma” vazifesini bin bir çileyle sürdürmüştür.

Takvimler 1951’in ekim ayını gösterirken yirmi dört yaşındaki Ahmet Arif tutuklanır. Sansaryan Hanı’nda bir hücreye konur, şair burada çarpıcı ve acı verici dizelere ilham olacak zamanlar yaşar. Hücrede bir kibrit çöpü bulup duvarda bir takvim oluşturur. 128 gün hücrede kalan Ahmet Arif, baskılara dayanamayıp neredeyse delirecektir. Bileklerini keser, hastaneye götürülür. Sonraları bırakılsa da kısa sürede tekrar tutuklanacaktır.1955’te serbest kalan şairin yüreğinde hapishane günleri derin izler bırakmıştır. “Hasretinden Prangalar Eskittim” adlı şiirinde haykırırken okyanusta kaybolmaya yüz tutan bir kibriti bile unutmayıp ona şöyle yer verir:”…Seni bağırabılsem seni, / Dipsiz kuyulara, / Akan yıldıza. / Bir kibrit çöpüne varana. / Okyanusun en ıssız dalgasına / Düşmüş bir kibrit çöpüne...”
O yıllarda kibrite sadece hapishanelerde rastlamıyoruz. Misafir şiirinde Orhan Veli can sıkıntısını anlatırken kibriti farklı bir amaç için kullanır. Dönemin siyasi şartları sürekli değişkenlik arz ederken şairimiz, siyasi konularda biraz kenarda durmaktadır.  Son yıllarında bazı siyasi tavırlar gösterse de genel çizgisine baktığımızda şair, siyasete biraz uzaktır. Şiirlerinde halka ulaşmak ve şairaneliğe karşı bir tavır sergilemeye çalışmaktadır. Bunu rahat anlaşılabilen dizelerle yazıyor gibi gözükse de şairin sembolist ve sürrealist sanatçılardan etkilendiğini de aklımızdan çıkarmayıp bazı şiirlerine o gözle de yaklaşabiliriz. Şiirde kibrite yer verirken şunları söyler şair:”Dün fena sıkıldım, akşama kadar, / İki paket cıgara bana mısın demedi, / Yazı yazacak oldum, sarmadı, / Keman çaldım ömrümde ilk defa, / Dolaştım, / Tavla oynayanları seyrettim, / Bir şarkıyı başka makamla söyledim, / Sinek tuttum bir kibrit kutusu; / Allah kahretsin, en sonunda, / Kalktım, buraya geldim.”

Bir kutuda kırk çöp bulundurup sağ ve sol tarafında şerit halinde tutuşturucu barındıran bir bölgeye sahip olan kibrit kutusu ve çöpleri sanki insana dair de pek çok şeyi fısıldar.  Her kibrit çöpünün bir yakılma gayesi vardır, bu gaye binlerce ağacı yakma veya ocaktaki yemeği yakma da olabilir. Bazı kibrit çöplerini birkaç kez denersiniz fakat yanmazlar, yansalar da alelacele sönerler. Sabırsız insanlara ya da talihsiz insanlara neler söylemez ki o minicik nesne. Bazısı vardır inceciktir yanmaz dersiniz, kırılıverecektir ama hiçbir şey olmaz, sonuna dek yanar da yanar. Kimi zaman öyle kalınca kibritler görürsünüz bu şimdi nasıl da tutuşur meşale gibi yanar derken hiç yanmaz, hayal kırıklığıyla kalıverirsiniz yahut kısa bir süre yanıp sizi düşündürmeye başlar. Kimi zaman birbirine yapışık olanları görürsünüz beraber yanar giderler, bazı arkadaşları hatırlayıp birbirlerine karşı vefalarını yahut başlarına iş açmalarını hatırlarsınız. Bazen kutudaki birkaç çöpün uç kısmında kimyevi yanıcı maddenin olmadığını görürsünüz, işte o an aklınıza hayata gelip buradan amaçsız gidiveren kimseler gelir. Yine bir kibrit kutusu açılınca evvelen üsttekilerin yakıldığını görürsünüz ve yukarıda durmanın bir bedeli olduğunu düşünürsünüz. Kibrit çöplerinden bazısı eğri büğrü olsa da mükemmel yandığını izlerken kimi dostlarınızın birkaç eğriliğine fazla takılmamak gerektiğini aklınıza getirirsiniz. Tüm kibritlerin yanıcı kısmı aynı yöne bakarken birkaçı ters istikamete bakar ve onlar hemen göze takılır; işte o an eliniz bu uyumsuz olanlara gider de farklılıklara iyi veya kötü biçimde bir anlam yükleneceğini görürsünüz. Bazen bir kibrit çöpü karanlıktaki bir mumu yahut bir meşaleyi yakıp karanlığı aydınlatırken bazen yemyeşil bir ormanı cehennem ateşine çevirir. Gün olur gövdesi beyazımsı bir kibrit çöpü kutudaki gövdeleri beyazımsı tüm çöpleri yakar da hepsi çaresizce simsiyah küle dönerken siz bakakalırsınız.


Küçük bir niyet kibritçiğinin insanoğlunu nereye götüreceği bir muammadır. Kibrit kutusuna benzeyen ömür kutusu içinde pek çok yılı saklı tutar, fakat üzerinde “vasati 40 çöp” yazmaz ve yılların adeti hep bir sır olarak durur. İşte bir gün o son çöpü alıp yakmaya çalışırken Can Yücel’in “Kibrit Çakıyorsun Karanlıkta” şiiri aklınıza geliverecektir: ”Bir iş açacaksın sen başımıza / yangın mı olur artık, bahar mı?“. O vakit herhalde insan geriye dönüp ömrüne bakarken yangın mı çıkardı, bahar mı getirdi anlamaya başlayacaktır.

Samet DENİZ


HAYALLERİN SINIRLAMASI

Hayaller tükenmez hayaller... Sürekli aklımızı meşgul eden belki de hayatın tüm zorluklarına, bezdirişlerine rağmen ona sımsıkı bağlanmamıza sebep olan kurtarıcı hayaller. Evet hayaller kurtarıcıdır çünkü bize sonsuzluğun, sınır tanımamanın kapılarını açarlar. Sonsuzluk yaratılıştan geldiği için insanın vazgeçilmez doğasıdır hayaller. Hayaller umut aşılamanın mükemmel halidir. Mutluluğa ihtiyaç duyduğumuzda çaldığımız ilk kapıdır ve son nefesimize kadar da çalacağımız kapı olacaktır. Hayaller o kadar değerlidir ki günümüzde hayallere yapılan yatırımların haddi hesabı yoktur. Evet hayal satmak günümüzün en popüler meslekleri arasında yerini almıştır. Sinema sektörü bu anlamda görebileceğimiz en iyi örnektir. Biz sürekli hayallerimizin peşinden koşarız peki ya hayaller bizim peşimizden koşar mı? Evet bu garip olduğu kadar anlamlı da bir soru. Hayallerimizin peşimizden koşması ilk başta anlamsız gelebilir ama biraz düşündüğümüzde peşinden koştuğumuz hayaller aslında ruhumuzun geleceğe dair yansımasıdır. Bir süre sonra hayallerimize ulaşmaya kendimizi o kadar kaptırırız ki hayallerimiz bizi yönlendirmeye başlar hayatımızı, davranışlarımızı sınırlar ona ulaşmamız için peşimizden koşar ve aslında bizim oluşturup yönlendirdiğimiz sandığımız hayaller bizi yönlendirmeye başlar. Hayallerin hayatımıza etkisini anlamak o kadar da zor değildir bu etki bizi biz yapan hayatımızı anlamlı kılan ve bize yaşamamızı mümkün kılan değerleri öğreten muhteşem öğretmendir

13 Ağustos 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN




YERLE GÖK ARASINDA

Balkon, bir binanın üst kısımlarında yer alıp genel yapının bazen iç bölümünde bazen de dışında bir çıkıntı olarak inşa edilir. Bir evin yahut yapının dış dünyayla iç dünyanın buluşma ve bağlantı noktasıdır. İtalyanca “balcone” diye isimlendirilen yapıların bu kısmı Hıristiyanlık’ta görünürlük kazanmıştır. Katedrallerde balkonlar dini törenleri halka belli bir mesafede izlemek amacıyla yapılıp zamanla geliştirilmiştir.

Kimi zaman ahşaptan, kimi zaman taştan ve yirminci yüzyıla doğru demirden de balkonlar yapılmıştır. Günümüzde bazı balkonlar camlı doğramalarla evlerin bu çıkmalarına yeni bir şekil vermiştir.


Balkon bir Batı estetiği olarak mimaride kendine yer bularak asırdan aşıra gelişmiş, farklı formlarla binalarda kullanılmıştır. Batı mimarisinin ve kültürünün doğal bir parçası olarak zihinlerde yer etmiştir. Bir Batı masalı olan Rapunzel kapatıldığı kulenin balkonundan uzun saçlarını aşağı doğru uzatarak aşık prensin kuleye çıkmasını sağlar. Shakespeare’in Romeo ve Jüliette’inde, Romeo her gece sevgilisini görmek için balkonun altına gelir ve en güzel sözcüklerle ona hitap eder. Juliette de o balkondan gecelerini aydınlatan Romeo’ya yıldızları andıran parlak cevaplar verir. Edmond Rostand’ın gerçek bir hayat hikayesinden esinlenerek yazdığı Cyrano de Bergerac’daki balkon sahnesi hem etkileyici hem de hüzünlendirici bir bölümdür. Roxanne’ya aşık olan Cyrano, uzun burnu sebebiyle sevgilisine açılamaz. Yakışıklı arkadaşı Christian gece vakti balkonun aşağısında Roxanne’ya seslenirken en güzel sözcükleri söyler, fakat bu sözcükler Cyrano’nun kulağına fısıldadıklarıdır. Roxanne için kişinin görünüşü değil sözcükler önemlidir ve hikayenin devamında o sözcüklerin sahibini arayacaktır.

Rönesans dönemi tiyatrosunda balkon zengin, soylu yani güç sahiplerinin oturdukları mekana dönüşmüştür. Eski Roma’da yahut on dokuzuncu asırda Viktoryen döneminde güç sahiplerinin halka buradan seslendiklerini görürüz. Geçen asırda Mussolini, Hitler gibi halkı çılgın maceralara sürükleyen liderleri fark ettiğimiz gibi Arjantinli Başbakan Juan Peròn’un tutuklanması üzerine eşi Eva Peròn’un balkonda halka seslenmesi ya da Mandela’nın özgürlüğüne kavuşunca ırkçılığa karşı balkondan halkına seslenişi ayrı bir simgedir. Günümüzde Katolik Kilisesi’nin manevi lideri Papa’nın dindaşlarına balkondan konuşması da bir gelenektir.

Osmanlı mimarisinde uzun zaman yer bulamayan balkon, on dokuzuncu asırda Batı takipçiliği üzerine yavaş yavaş değişik yapılarda kendine yer bulmaya başlamıştır. Osmanlı’nın Müslüman evinde cumba dediğimiz evin dışına taşan kapalı bir çıkıntı mevcuttu. Geçen yıllar cumbayı değişikliğe uğratarak evin mahremini dışa açmaya başlamıştır. İslam dünyasında minare ya da müezzinin evinde balkonu andıran bir çıkıntıya rastlarız. Bazen büyük konaklarda iç avluya bakan mekanlarda da balkonla karşılaşırız.

İç dünyamızdaki değişim, zamanla dışta da değişikliği gün yüzüne çıkartmış ve milletlerin ruhu mimaride kendine vücut bulmuştur. İşte bunun bariz örneklerinden olan balkonu Sezai Karakoç, "Balkon" adlı şiirinde somutlaştırmıştır. “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon / Ölümün cesur körfezidir evlerde / Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların / Anneler anneler elleri balkonların demirinde /// İçimde ve evlerde balkon / Bir tabut kadar yer tutar / Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen / Şezlongunuza uzanır ölü /// Gelecek zamanlarda / Ölüleri balkonlara gömecekler / İnsan rahat etmeyecek / Öldükten sonra da ///  Bana sormayın böyle nereye / Koşa koşa gidiyorum / Alnından öpmeye gidiyorum / Evleri balkonsuz yapan mimarların”

Dışa kapalı ve mahrem, ancak içe doğru açık ve derin bir dünya peşinde olan İslam dünyasında balkon sanki ecnebi bir imgedir. Karakoç, Taha’nın Kitabı adlı eserinde modern kent anlayışına tepkisini ortaya koyarken “kent bir tabuttur” der ve ”çivisi insan” diye ekler.  Şair yeni kent düzeninin unsurlarından balkona ihtiyatlı, soğuk hatta ürkerek yaklaşır. Çocuklarını kentin karmaşasına bırakan annelerin balkondaki tedirgin yüzüne işaret ederken balkondaki çamaşırların günü gelince bir kefene de dönüşebileceğini söyler.

Balkon iç dünya ile dış dünya arasında bir liman gibi gözüküp mahreme kapı aralarken balkonu kapatarak her şeyin yavaş yavaş alenileşip sıradanlaşmasına bir çözüm bulmaya çalışanları takdir ediyor ancak "ilginç zamanlarda" yaşadığımızı da hatırlatıyoruz. Balkona tümden bir tepkiyle çağın zorlamaları karşısında insan, gücünü tamamıyla yitirebilir. Balkona hepten karşı durmak yerine bazı güzelliklerini de gözden kaçırmak hayatın bazı gerçeklerini de ıskalamak olacaktır.

Ülkemizde geçen asır bir balkon kültürünü de usul usul oluşturmuştur. Son dönemlerde pek çok şehirde estetik hava kattığı düşünülen Fransız balkona bir yönelme olsa da birkaç yıl önceki yeni yönetmelikle binalarda balkonlar tekrar genişlemeye başladı. Yeniden balkonun bazı güzellikleriyle baş başa kalıyoruz. Yazın yemeklerin yenip çayların yudumlandığı bir serin mekan olan balkon, kışları bazı yiyeceklerin saklanıp asıldığı erzak mekanı yahut üç beş çamaşırın kurumaya alındığı köşeye dönüyor. Bazen hanımeli, sardunya, kasımpatı, menekşe, sarmaşık derken anneler için küçük bir çiçek bahçesi haline yavaş yavaş döneceğini görmekteyiz.  Bu değişim sadece üç beş katlı binalarda değil, bakarken insanın gözünün neredeyse alamadığı ve ruhunun tedirginlik yaşadığı gökdelen tarzı yerleşim merkezlerindeki dev balkonlarda da yaşanmakta. Hatta bazı devasa balkonlarda sakinlerine handiyse bir koca bahçe sunulmakta.

Balkon bizi yerden tamamıyla koparmadan göğe yaklaştırıp ruhumuza bir dinginlik ve zenginlik katacaksa ona tümden düşmanlık da herhalde doğru değildir. Yere bir minder atıp yalnız başınıza geceleri göğe bakarken o an balkonun Turgut Uyar’ın “göğe bakma durağı” haline de geldiğini fark edeceksiniz. Bu da az şey midir?
 

Behzat ÇOLAKOĞLU


ÖZ - EL

        Ağustos'un ilk haftaları özeldir benim için. Bunu özel kılan belki de sizin için özel olmamasıdır... Ben de, bende farkındalık oluştursun amacıyla köyüme kısa bir süreliğine gitmiştim. Burası hayal kırıklığıydı.
       Gündüzler uzun olsa da günler kısaydı, tefekkür ve okuma halinde gecelerini uzatmaya çalışan,  ölüm döşeğindeki insandan pek de farkım yoktu. Hayal ettiğimi yine bulamamıştım burada. Lord of the Rings'in o çorak topraklarını bulamadım belki de. Camelotun, o ılığımsı iklimini de soluyamadım ama bir şeyler fark ettim dostum. Ağustos'un ilk haftasını özel yapan: kişiler, zaman, mekan ya da iklim değilmiş aslında, benmişim ben yani münzevi adam…
      Uzaklaşmak gerekiyordu yakındakilerden, kaçmak lazımdı akındakilerden, öncü olmamak gerekiyordu önde olmak için, yani kaçmak her zaman en önde olmaktı; nereye gideceğini bilmesen de. Kimin ya da neyin seni beklediğini kestiremesen de...
      Yılın her haftası özeldir benim için. Çünkü yılı ben özel yapıyorum, ben özendiriyorum tıpkı yıllanmış bir şarap gibi terbiyesini ben veriyorum, terbiyesizlerin terbiye verdiği çağda olsak da…
       Başlık neden böyle diye soranlarımız olursa özel olanı sadece kendimizin belirlediğini göstermek istedim.  El bize ne karışır biz zaten karışmışız, kaçmışız... Üstadın dediği gibi bu firar, bir Kabil kompleksi…

30 Temmuz 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


SOBANIN MACERASI

Sıcakların dünyamızı kapladığı şu günlerde kendimizi bir sobanın içinde gibi hissediyoruz. Devasa bir sobaya dönen yerküre ve yukarıdan ateşiyle yakıp kavuran güneş… İnsanoğlu yazın bu gök sobasından şikayet etse de kışın zemheri soğuklarında Leyla’sını aramaya duran Mecnun misali güneşi arar durur. Güneş önüne bulutları, yağmurları, karları yığıp biz insanlara yüz vermez. Özletir ve sanki bundan lezzet alır. İnsan eski çağlardan bu yana güneşle aydınlanıp onunla ısınırken kışın ne yapmakta idi? İşte burada çağlar boyu bir tekamül sürecinden geçen ocak, mangal, şömine, soba ve kalorifer gibi nesneler imdadına yetişmiştir. Katı, sıvı, gaz ve son olarak elektrikli yakıtla çalışan sobalar evlere, işyerlerine kurularak insanların en önemli hayati ihtiyaçlarından birini karşılamıştır.

Soba, Macarca çiniden yapılan ev hamamı “szóba” sözcüğünden alınmış gözükmekte. Ancak Macarcaya da Almanca “stuba” sözcüğünden dönüştürülmüştür. Eski dönemlerde evlerde yemek yapmak, ısınmak, için birkaç taş alınıp belli bir mesafeyle konularak içinde ateş yakılır ve buna ocak denilirdi. Zamanla bu ocaklar barınakların içine alınıp dumanını atmak için üst kısma delik açıldı ve gün geldi bacalar yapıldı. Ocak yavaş yavaş evin bir parçası haline gelip duvarlara gömülü olarak hazırlanıp baca tertibatı üzerinde ayrıca duruldu. Selçuklular ve Osmanlı döneminde ocaklar yapı sanatında süslemeleriyle de dikkat çekerek bir göz zevkine de imkan vermiştir. Ocağın nadir de olsa şiire yansıyıp edebiyatta da kendine yer bulduğunu görürüz. Şair Nâbî mangala veya ocağa “âteş-dân” derken bize ravzayı hatırlatır: “Yazsalar ravzasının nâmını âteş-dânâ / Zîr-i âteşte olur bir çemen-i sebz-remâd” Nâbî Resulullah’ın (asm) ravzası ocağa yazılsa o ateşin altı, yeşilden bir küle dönüşür deyip muhabbetini bize de duyurur.

Dünyanın farklı bölgelerinde ısıtma ve yıkanma suyu için değişik sobalar üretilirken sobanın içine odun ve kömür atıp üzerinde yemek yapma fikri on yedinci yüzyılda ABD’de ortaya konmuştur. Sonraları Pensilvanya’da dökme demirden kuzine dediğimiz içinde yemek yapılabilen ilkel sobalar bulundu.1798’de Amerika doğumlu Bavyeralı Benjamin Thompson, Münih’te tuğladan ürettiği bir ocağın içine madeni raflar koyup altına da ateş yakıp bu sobayı ısıttı. Sobanın üzerinde de yemek hazırlayıp kuzine dediğimiz bu sobaların daha çok ilgi görmesini sağladı.  

Soba zamanla Osmanlı topraklarında Balkan yarım adasından yola çıkıp İstanbul’da görülmeye başlarken ona tereddütlü yaklaşıldı. Bazı Müslümanlar sobayı bidat kabul edip mangaldan yana çıksa da zamanla soba ülkede usul usul yayıldı. Kimi Yahudi din adamları da bu yıllarda sobaya tavır aldı, fakat bu uzun sürmedi. Önce konaklarda soba için düzenleme yapılıp bazısında çini olanları mekana güzellik versin diye üzerinde titizlikle duruldu. Zamanla devlet daireleri de bu serüvene iştirak ederek sobanın ülke topraklarında taht kurmasına izin verdi. Sobalar bir de Kafkasya tarafından “peçko” namıyla Anadolu’ya girip köylerde gözükmeye başlayınca neredeyse ailenin bir ferdi konumuna ulaştı.

Yıllar geçtikçe ülkemizde soba üzerine bir sanayi kurulup sacdan, tuğladan, dökme demirden çeşit çeşit soba üretildi. Bir anda yanardağ misali alev alan gaz sobaları, Karadeniz’de fındıkların atılıp çıtır çıtır seslerle yanan ördek sobalar, evleri borularla kuşatan kaloriferler, ısıtmak için çabalayıp dursa da bunda başarılı olamayıp içeriyi gazla dolduran katalitik sobalar, son dönemlerde elektrikli ısıtıcılar, ”ufo” namıyla yükseğe asılarak kızılötesi ısınma sağlayan cihazlar, klimalı ısıtıcılar, doğalgaz yakarak tabii enerjiyle mekânlara can katmaya çalışan kombili makineler derken ocak ve soba anlayışı özellikle son birkaç asırda devâsâ bir değişim yaşadı.

Soba onca dönüşüm yaşayıp yerini yeni cihazlara bırakırken zihinlerde pek çok nostalji de bıraktı. Soba üzerinde tatlı tatlı kaynayan çaydanlık,  sobanın bir parçası gibi durarak tüm gün sıcak su verme çabasıyla tıslayıp duran güğüm soğuk kış akşamlarına farklı bir çeşni katardı. Soba borusunu çevreleyen askı aparatına asılı çamaşırlar eve dağınık bir hava katsa da dondurucu soğuklarda çamaşırlarınızı çabucak kurulayıverirdiniz. Bazen gürül gürül yanan sobaya su serptiğinizde su damlalarının kızgın demir üzerinde adeta raks edip buharlaşması küçük bir eğlenceydi çocuklar için. Soba evdeki pek çok çeri çöpü yakıp temizlemesiyle bazen iyi bir öğütücü olarak da kullanılırdı. Kuzinede pişirilen börekler, haşlanan patatesler ve çizilip sabırsızlıkla beklenerek lokum haline dönen mis gibi kestaneler…

Soba keyiflidir, sıcaktır, üzerine bırakılan portakal kabuğunun kokusu hoştur; lakin çağrışımı bol olsa bile meşakkati de az değildir. Binbir zahmetle sobayı kurup borularını yerleştirmek veya kış bitiminde – yalancı bir baharsa yandınız- onları kaldırmak çiledir. O ayazlarda kova kova odunu binaya taşımak hatta ondan evvel koca bir kamyonu bodruma taşımak büyük meşakkattir. Haydi odun ve kömürü taşıdın onu tutuşturmak da kolay değildir. Yaş odunlar varsa kömürün kalitesizse ayrı bir derttir. Sonra ateşini canlı tutmak için arada bir demir çubukla karıştırmak, birkaç kova kömür atmak… Bununla bitse iyi. Sırada külünü temizleyip çöpe dökmek acayip bir azaptı. Kimi vakit havasızlıktan poff sesi ile insanı ürkütmesi, bazen de rüzgardan dolayı dumanın geriye tepmesi ya da etrafa kül saçması… Bazen kişi nostaljik duygularla anılara gidip dondurucu aralık akşamlarında sobanın camından ateşe bakarken hislense de cefasını, külfetini unutmamalı. Hele soğuk kış akşamlarında bir odadan bir odaya gidemeyip tek bir odaya mahkumiyet ve öğrenciyseniz o tek odada ders çalışmak apayrı bir ıstıraptı.

Soba için pek çok güzelleme yapsak bile meşakkatini düşündüğümüzde günümüz insanı onu bir nostaljik araç olarak sevmeye devam edecek. Her aracın bir ömrü vardır. Yenisi daha farklı donanımla geliyorsa insanoğlu önceleri tereddüt etmekte ancak zamanla yeni nesneye yönelebilmekte. Soba çağrışımına değişik bir bağlantı kuran Aytmatov’un Cengiz Han’a Küsen Bulut adlı eserindeki soba ve devlet benzetmesi enteresandır. Ne diyordu romancı: “Devlet bir sobadır ve yakıtı da yalnız insandır. Yakılacak insan olmazsa soba söner. Sönen, yanmayan sobanın da hiçbir yararı yoktur. Ama öte yandan bu insanlar devlet olmadan yaşayamazlar, yakan onlardır. Sobayı yanar tutmakla görevli olanlar da ona yakıt temin etmeliydiler. Her şey buna bağlı.” Yazar komünist ideolojinin çemberinden geçmesi hasebiyle sobanın zihin evrenindeki imajına ender bir benzetme getirerek devlete, yönetime dair düşündürücü bir kapı açmıştır.

Günümüzde insanoğlu en önemli ihtiyaçlarından olan ısınmayı, yemek yapmayı daha sistemli ve teknolojik araçlarla yaparak dünyadaki konforunu artırmaya çalışmakta. Eski alışkanlıklar ve araçlar bazen bir köşede kişiye gülümse bile insan etraflıca düşündüğünde o çileye kolayca adım atamamakta. İnsan nasıl bir ruhu varsa zamanın, mekanın ve nesnelerin de farklı bir ruhu vardır. Bazı araçlar da kendi zamanında ve mekanında güzel olması hasebiyle o ruhu artık serbest bırakmak gerekmez mi? 


16 Temmuz 2015 Perşembe

Abdülmecid ORHAN


SERPUŞ

Eski zamanlardan bu yana insanlar güneşten korunmak, soğuğa direnç göstermek, savaşlarda darbelere maruz kalmamak, dini duygularını göstermek için başlarını örtmüşler veya bir nesne ile muhafaza etmişlerdir. Başı koruyan bu nesneye bir dönem serpuş denilirdi. Etimolojisine baktığımızda Farsçadan geldiğini gördüğümüz “serpōş”, “baş örtüsü, başlık” manasındadır. Farsça bir sözcük olan “ser” baş, “pōş” ise örtü ve giysi demektir. Pōş kelimesi bize puşiyi hatırlatır, puşi Ortadoğu coğrafyasında sıklıklıkla kullanılan pamuklu ya da yünlü bir giysidir. Kenarları saçaklı ve minik kare desenleriyle kimi zaman ülkemizde ya da dünyada siyasi tartışmaların da simgesi olan puşi, Filistinli lider Yaser Arafat’ın en önemli simgelerinden biriydi.

Başa bir şey örtmek, bir şey giymek eski çağlardan bu yana birtakım tartışmaların hep merkezinde olmuştur. Başa takılan nesne kadar insanı ortaya koyan, iç dünyasını bir turnusol kağıdı gibi meydana çıkaran araç çok azdır. Fes, sarık, fötr şapka, melon şapka, kep, bere, kipa, eşarp, yaşmak, börk, kalpak, kavuk, külah, üsküf, mücevveze kavuğu, takke, kask, miğfer, Rus kalpağı uşanka, kadınların tüylü ve çiçekli şapkaları, Meksika şapkası sombrero gibi nice şapka ve başörtüsü çeşidine bakarken ülkelerin kültürüne, insanların sosyal statülerine dair ilginç bilgilere ve derin bir tarihe yolculuk edersiniz. Şapka günümüzde bir aksesuar veya moda tasarım öğesi olarak başlarda farklı biçimlerde gözüken renkli bir nesne olsa da kimi zaman sıkıntılara, kimi zaman ölümlere, kimi zaman da özgürlüklere kapı aralamıştır.

Eski çağ devletlerinden beri kadınların başlarını örtmeleri ya kendi rızaları, ya devlet kanunlarının emri veya inanılan dinin buyruğu üzerine sürüp gitmiştir. Bazen bu örtme kadının bekar, evli, dul ya da köle olmasına göre de farklılık arz etmekteydi. Mezopotamya devletleri bunun şeklini şemalini M.Ö. 4000’li yıllardan itibaren tarif etmiş ve bu adet pek çok coğrafyada devam etmiştir. Hititler, İyonlar, Frigyalılarda kadınlar saçlarını örtmüş, Eski Yunan’da eşarp ya da şal gibi örtüler tercih edilmiştir. Roma devletinde başörtüsü kadının dindarlığını sembolize ederken, Hindularda kadın veya erkeklerin soyluları dikkat çekici başlık ve örtüler kullanmaya çalışmıştır.

Yahudi kadınlar, önceleri geniş ve büyük örtülerle başlarını örterken günümüzde az bir kısmı başını eski inançlarını uygun şekilde örtmekte ve geneli sadece sinagogda başını kapamaktadır. Hıristiyanlıkta geleneksel şekilde başını örten pek çok kadın bulunmakta, ancak bu adeti sıkı bir şekilde sürdüren rahibelerdir. İslamiyet’te Ahzab Suresi 59 ve Nur Suresi 31. ayette kadınların örtünmesi emredilerek toplumsal hayatta hürmetlerine zarar gelmemesi için tedbir almaları istenmiştir. Pek çok Müslüman toplumda bu emir asırlar boyunca titizlikle uygulanarak inançlı kadınların bariz bir özelliği haline gelmiştir.

Erkeklerde baş genellikle sıcak veya soğuğa karşı tedbir almak, statü, inanç ya da mesleki bir işaret olarak tercih edilmiştir. Yahudilikte erkeklerin Allah’ın üstünlüğünü kabulünü simgeleyen kippa veya şapka ile başlarını örtmüşlerdir. Tirmizi’nin rivayet ettiği zayıf bir hadiste “Müşriklerle aramızdaki fark, kalensövenin üzerine sardığımız sarıktır” buyrulmuştur. Bazı alimler bu kalensövenin “başlık, külah, takke” üzerine sarık olarak düşünürken bazısı da sarıksız kalensöve olarak da düşünmüş ve Allah Resulü’nün bazen takke taktığı, bazen ihramda başına takke ve sarık takmadığı da anlatılmaktadır.

Türklerin tarihine inilince baş örtmenin eski bir gelenek olduğu fark edilecektir. Oğuzların deriden ve tas şeklinde yaptığı börk günümüzde farklı şekillerde Orta Asya’da kullanılmaktadır. Şaman kültüründe din adamı olan kamların kavuk benzeri bir nesneyi giydikleri anlatılır. Zaman içerisinde bu kavuk Anadolu’ya da yayılmış ve sarık, fes ve takke gibi başlıklarla birleştirilmiştir. Kavuk geçen çağlar boyunca din ve ilim adamları, askerlerce tercih edilen giyim aracı olmuştur.  Osmanlı giyiminde başlıklar önemli bir yer tutmuş ve erkeklerde sarığın ve başlığın bağlanışı ya da rengi ehemmiyet arz etmiştir. Bu iki unsur sosyal hayatta kişiye belli bir konum belirliyordu. Osmanlı’da kavuk ve sarık yüzün üzerinde çeşitle başlık konusundaki zenginliği ortaya koymuştur. “Kallavi” vezirlerin giydiği kavuk, “taç” şeyhlerin giydiği, “örf” alimlerden yüksek mertebede bulunanların kullandığı, “katibi” devlet memurlarından katipler sınıfında yer alanların ve “molla kavuğu” ilmiyye kısmında olanların giydiği kavuktu. Osmanlı Döneminde farklı sınıflara, rütbelere, makamlara, tarikatlere bağlı olanların taktıkları bu kavuk veya başlık adeti, II. Mahmud’un emriyle başlayan kıyafet değişimi ile son bulmuş ve 1842’de kavuğun yerini fesin alması ile Osmanlı’da mühim bir değişim yaşanmıştır.

Tarikat müntesiplerinin önemli bir işareti ve genellikle keçeden imal edilip sivri uçlu olan külaha Nâbî bir beytinde yer verirken Mevleviliğin bir düsturunu da bize göstermektedir. Şairimiz Mevlevilerin tekbir getirerek külahlarını başlarına giydiklerini anlatırken şunları söyler: “Bî-ezân-ı subh tâc-ı âftâb olmaz bedîd / Mevlevî  eyler külâhın zîb-i ser tekbîr ile Nâbî”. Şair bize, bir Mevlevi külahını tekbir ile başının süsü yapar; çünkü sabah ezanı olmaksızın güneş tacı ortaya çıkmaz, diyerek Mevleviliğin hususlarından birini açıklar.

II.Mahmud Yeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra sonra memurlara sarık ve cüppeyi yasaklayıp pantolon ve ceket giyilmesini emreder. Bu kıyafete uygun bir başlığı da Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa’nın sefer dönüşü Fas’tan getirip kalyoncu askerlerine giydirdiği fes 1828’de kanunla kabul edilmesiyle 1925’e kadar pek çok renk ve şekilde fes modası sürmüştür. Şapkayı ülkemize 1900’lerin başında Beyaz Ruslar İstiklal Caddesinde şapkacı dükkanı açarak getirmiş ve ilk takanlar da Jön Türkler olmuştur. 1925’te Şapka Kanunu çıkarılınca sarık, fes ve diğer başlıklar tüm vatandaşa yasaklanır. Kastamonu’da elinde panama şapkasıyla balkonda konuşan Mustafa Kemal şapkayı çağdaşlığın önemli bir işareti olarak savunmuştur. Bundan böyle şapka giymemek kanuna göre suç kapsamındadır. Buna muhalefet edip direniş gösteren ülkenin farklı şehirlerinden 78 kişi idama mahkum edilmiştir. İngiliz araştırmacı Paneth, Avrupalı şapka üreticilerinin kasket, şapka, panama şapkası, fötr gibi pek çok başlığı o günlerde gemiler dolusu satıp kâr ettiğini anlatır. Halide Edip o dönemde şapka almakta sıkıntı yaşayan memurlara hükümetin taksitle borç verdiğini anlatırken şunları ilave eder “Şapka Kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir. Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha Batılı bir davranıştır.” diyerek bu şapka kanununa tepki gösterir. Aradan yıllar geçer ve Menderes dönemiyle şapka yavaş yavaş bir kenara bırakılır, ancak Süleyman Demirel fötr şapkasıyla ve Bülent Ecevit kasketiyle hafızalarda derin bir iz bırakır. Siyasilerin elinde şapka vardır, fakat halk şapkadan çoktan uzaklaşmıştır. Vatandaş artık yaptığı iş gereği, sıcaktan korunmak için veya bir aksesuar malzemesi olarak şapka takmayı tercih etmiştir.

Sinema dünyasında İngiliz asıllı, sakar oyuncu Charlie Chaplin bol pantolonu, kocaman ayakkabıları, melon şapkası, çevirip durduğu bastonuyla sinema dünyasının unutulmaz karakterlerinden biri olmayı başararak aksesuarın bir oyuncuyu nasıl öne çıkaracağını ispatlamıştır. Hollywood sinemasında şapka denilince kovboylar veya detektiflerin kullandığı fötr şapkalar gelmektedir. Son zamanlarda Hollywoodlu oyuncular şapkaya veda etse de yakın dönemde ölen siyahi şarkıcı Michael Jackson fötr şapkayı ısrarla kullanan kişilerdendi. Çizgi film dünyasında Şirinler’in kullandığı Frig başlığı eski Anadolu tanrılarından Attis tarafından giyiliyordu. Başka bir rivayette Apollo’nun lanetine uğrayan Kral Midas eşek kulaklarını gizlemek için bu başlığı tercih etmişti. Sonraki çağlarda Roma Devleti’nde özgür bırakılan köleler tarafından kullanılmaktaydı. Frigya başlığı günümüzde Amerika Birleşik Devletler Forsu’nda ve Güney Amerika’daki sekiz devletin bayrağında ya da armasında yer almaktadır.

Bir zamanlar değişik kumaşlardan, metallerden üretilen başlıklar günümüzde kask ismini alarak plastikten, reçineden yapılıp yıldan yıla çok fonksiyonlu türlerle arz-ı endam etmekte. İnsanoğlu cevize benzeyen başını korumaya çabalarken içini de zenginleştirme çabasından geri kalmamalı. Başına bin bir şekildeki başlık, şapka, miğfer, külah, şapka koyup iç dünyasına, statüsüne, mevkisine dair ipuçlarını açıkça sunarken acaba başının içi nasıl? Hani ceviz vardır içi leziz, ceviz vardır içi çürük, ceviz vardır içi kurtlu, ceviz vardır tadı acı… Fakat ehli değilseniz dıştan cevizin içi anlaşılmaz. İşte insanoğlu sadece cevizin dıştaki tahta kabuğuna aldanmayıp içine göre de hüküm verdiğinde daha isabetli olacaktır. Ne diyordu atasözü, “Kürk ile börk ile adam olunmaz”.