Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Araştırma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ağustos 2015 Perşembe

Mustafa ÖZTÜRK


EDEBİYAT DÜNYASI

II

Cahit Sıtkı’nın asıl adı Hüseyin Cahit’tir. Sıtkı babasının adıdır. Babası Diyarbakır’ın önde gelen tüccar ve çiftçilerindendir. Soyadı “Tarancı”,  “çiftçi”   anlamına gelir.
Cahit Sıtkı Galatasaray Lisesinde yatılı okumuştur. Lisedeki arkadaşları İstanbul’un büyük konaklarının kızlarından gelen mektupları birbirlerine gösterip hava atmaktadır. Ama Diyarbakır’dan İstanbul’a okumak için gelen Cahit’in böyle bir şansı yoktur. O da çareyi kendine mektup yazmakta bulur. Arkadaşları yattıktan sonra el yazısını değiştirerek kendine bir kızın ağzından aşk mektupları yazar ve Beşiktaş postanesinden okuluna postalar. Gelen mektupları arkadaşlarına göstererek onlara havasını atar.
Cahit Sıtkı Ahmet Haşim’in ruh ikizidir. Kendini aklı başında bir kızın beğenmeyeceğini düşündüğünden hep 15-16 yaşlarındaki lise kızlarına aşık olmuştur. Bu nedenle İstanbul lisesinin çıkış saatlerinde lisenin önünde dolaşır, kız arkadaşı bulmaya çalışırmış.
Babasının isteği üzerine yüksek okul diploması alabilmek için Paris’e gider. Tam o yıllarda II. Dünya Savaşı başlar. Cahit Paris’ten bisikletle 10 günlük bir bisiklet yolculuğuyla kaçar, canını kurtarır.
Cahit Sıtkı, Çalışma Bakanlığı'ndaki görevi sırasında tanıştığı Cavidan Tınaz’la 1951’de evlenir. Eşini çok sever, mutluluğu yakalar bu evlilikte. Artık içmeyi bırakmış, bohem hayattan uzaklaşmıştır. Düşten Güzel adlı şiir kitabını bu dönemde yazar. Ama bu mutluluk 3 yıl sürer. 1954’te felç geçirir. Yürüyemez, konuşamaz. Hafızasını yitirir. İki yıl sonra da ölür.
Ahmet Hamdi genellikle evli kadınlara aşık olurmuş. Hatta birinde yeni evli bir kadına aşık olmuş, aşkından yataklara düşmüş, intiharı bile düşünmüştür. Ünlü romanı Huzur’un başkahramanı Nuran da yanında çalışan evli asistanlarından biri olduğu söylenmektedir.
Ahmet Hamdi çok iyi el falı bakar, ışıkta asla uyuyamayıp bohem bir hayatı olduğu anlatılır. Okuduğu satırların altını sigarasını yaktığı kibrit çöpüyle çizermiş. Bazı öğrenciler onun bu hareketine özendikleri için sigara kullanmadıkları halde yanlarında kibrit bulundurur, onunla satır altlarını çizermiş.
Ahmet Muhip Dıranas soyadını doğduğu şehir olan Sinop’taki Dıranas dağlarından alır.
A. Muhip Dıranas her zaman fötr şapka giyermiş. Siyasete girmek istemiş ama milletvekili seçilememiştir. Aşırı alkol alan A. Muhip birinde alkol komasına girer ve hastaneye yatar. Ömrünün son demlerinde şiir yazamaz hale gelmiştir.
A. Muhip Çocuk Esirgeme Kurumunda müdürken yanında çalışan bir bayan memurun yeğeni ziyarete gelir. Teyzesini ziyarete gelen kızı çok beğenir. Kendinden 16 yaş küçük olan bu kızla hayatını birleştiren A. Muhip, eşi Münire Hanım’dan vasiyet olarak iki şey ister: Sinop’a, babasının yanına gömülmek ve “Fahriye Abla” şiirinin filminin çekilmesine izin vermemek. Tabii Sinop’a gömülme vasiyeti gerçekleşse de Fahriye Abla şiirinin filminin çekilmesinin önüne geçemez.
Türk Edebiyatında “Evler Şairi” olarak bilinen Behçet Necatigil daha 2 yaşındayken annesini kaybeder. Üvey anne elinden çok çeken Behçet Necatigil, üvey annesiyle aynı soyadı taşımak istememiş, babasının soyadı olan ‘Gönül’ yerine çok sevdiği Divan Şairi Necati’den esinlenerek Necatigil soyadını almıştır.
Necatigil içine kapanık biridir. Eve, huzurlu bir aileye büyük bir özlemi vardır. Bunun için hep ‘ev’ şiirleri yazmıştır.

16 Temmuz 2015 Perşembe

Mustafa ÖZTÜRK


YAZAR VE ŞAİRLERE DAİR

Ahmet Kutsi Tecer, Kudüs’te doğduğu için adı Kutsi konmuştur. Tecer soyadını da Milli Eğitim Müdürlüğü yaptığı Sivas’taki Tecer dağından alır.
Aşık Veysel’i Türk kültür ve edebiyatına kazandıran A. Kutsi Tecer; çalışkan, olgun ve hassas biridir. Etrafından sevilir ve sayılır. Tam bir İstanbul beyefendisidir.
Nurullah Ataç kolay kolay yıkanmazmış. Röportaj yapan bir gazeteci bu durumu sorduğunda “Yok; artık yıkanıyorum, altı ayda bir yıkanıyorum.” der.
Ataç, Nurullah adını hiç kullanmayıp “İnanmadığım şeyi neden kullanayım?” dermiş.
Nurullah Ataç sinirlendiğinde kekelemeye başlar, tırnaklarını yermiş.
Ataç, Arapça diye “ve” bağlacını hiç kullanmazmış. Etrafındakilere de “Ben gâvurum” dermiş.
Falih Rıfkı Atay'ın “İslamiyet denince burnuma ayak kokusu geliyor.” dediği rivayet edilir.
Sabahattin Eyüboğlu, şair-ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ağabeyidir. Sabahattin, ailede “Sarıoğlan” diye çağırılırken kardeşi Bedri Rahmi de “Karaoğlan” diye çağırılır.
Atatürk’ün yurt dışına eğitim için gönderdiği ilk öğrencilerden olan Sabahattin Eyüboğlu’nun babası kaymakamdır.
Suut Kemal Yetkin, Ankara Üniversitesi rektörlüğü yapmıştır.
Suut Kemal Yetkin’in babası Şeyh Saffet Efendi, şeyh oğlu şeyhtir. İlk mecliste Urfa milletvekilidir ve hilafetin kaldırılması için elli üç arkadaşıyla birlikte imza toplayıp teklif vermiştir.
Şevket Rado, bugün Makedonya sınırları içinde kalan Radoviç şehrinde doğduğu için Rado soyadını kullanır.
Tek gözü kör olan Şevket Rado’nun diğer gözünün kapağı da sürekli kapanmaktadır. Şevket Rado çareyi göz kapağını bantlamakta bulur.
Şevket Rado, Orhan Pamuk’un teyzesi Türkan ile evlidir. Türkan Hanım, Türkiye’deki sayılı Roma hukukçularından biridir.
İsmail Habib Sevük, iri cüssesi nedeniyle “Pehlivan” diye ün salmıştır. Ahmet Hamdi bir kavgada İsmail Habib’i sille tokat iyi bir benzetir. 
Hiç evlenmeyen İsmail Habib Sevük, İslam’da namazın olmadığını savunurmuş.
Salah Birsel’in babası Hafız Talat Bey’dir. Salah Birsel aynı zamanda Murat Birsel’in amcasıdır.
Salah Birsel’in asıl adı Ahmet Salahattin’dir.
Yahya Kemal Beyatlı, Falih Rıfkı ve Yakup Kadri’yi “Şahitlerinizi gönderin, silahlarınızı tayin edin.” diyerek bir mektupla düelloya çağırmıştır.
Yahya Kemal’in, Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’la fırtınalı bir aşk yaşadığını ve evlilik arefesinde Celile Hanım’dan uzaklaştığını bilmeyen yoktur.
Kendini çirkin bulan Ahmet Haşim pek çok kez nişanlanmış ama hepsinden caymıştır. Ölümünden dört gün önce kendisine bakıcılık yapan Zarife adlı kadınla evlenir. “Oh, şimdi bahtiyarım. Herkes gibi ben de ardımdan ağlayacak bir dul bırakıyorum.” der.
Ahmet Haşim, çirkinliği kadar çok da cimri biridir.
Ahmet Haşim, iyi bir çay tiryakisidir ve çay içtiği bardağı her defasında yıkarmış.
Ahmet Haşim, Nazım Hikmet’i hiç sevmezmiş. Yanındakiler “Ne olacak, bırak; o kadar şair içinde bir tane de kominist, şair bulunsun.”  dediklerinde Haşim: “Siz kafanızda bir tane bit bulunsa ‘ne olacak kafamda da bir bit bulunsun’ der misiniz?” demiştir.
Ahmet Haşim hayvanlardan leylek, kedi, horoz, eşek ve kargayı severmiş. Kargayı zeki bir kuş olarak görürmüş.

  

18 Haziran 2015 Perşembe

Muharrem ÇELİK

ORGANİK AHLAK ( KINALIZADE’DEN İLHAMLA )

Osmanlıdan Günümüze Kişisel Gelişim - 3

Evlenilecek Bir Kadında Hiçbir Zaman ve Mekânda Değişmeyen Özellikler


Evlenilecek bir kadında hiçbir zaman ve mekânda değişmeyecek şartlar:
Bir: Din. Din örtü ve iffeti gerektirip kanaat ve yeterliliğe sebep olur.
İki: Akıl. Aklın bulunduğu yerde anlaşma vardır. Ahmak kadını nikâhlamayınız. Sohbeti bela, çocuğu ziyandır.
Üç: Denklik. Bununla yardımlaşma ve bereket ortaya çıkar. Bir Arap filozofun oğluna nasihati: “Sakın dış güzelliğe duyduğunuz sevgi sizi denklik istemekten men etmesin, arzularınıza yenilip düşüncesizliğe uymayın, çünkü düşük insanlarla nikâh nesebinizdeki şerefi giderir.”
Evlenmek isteyen kişiler din, iffet ve güzel huy ve günahsız olanları tercih etmelidir.
Bunların dışında başka özellikleri tercih edenler de olur:
İnsanların bir kısmı mal ve mevki sahibinin kızını alarak onun vesilesiyle makam ve mevki elde etmek ister. Bazıları malı ve çeyizi çok olanla ilgilenir. Mal ve mevki elde etmek için evlenen bu kişi hüsrana uğrar. Çünkü mal ve mevkie vesile olacak şahıs ya vefat eder ya da görevden el çektirilir. Mal için evlenenin zengin sandığı kişi ya fakir ya orta derece çıkar. Ya da eşine vermekten kaçınır, kişinin ondan borç olarak dahi faydalanması mümkün olmaz.
Bazısı da dış güzelliğine,
gösterişliliğine, semizliliğine yönelir. Güzelliğine âşık olduğu kişi ile evlenenler de aşkın gidebileceğini hiç akıllarından geçirmezler. Ama zamanla insan tabiatı başkasına meyledebilir. Netice olarak kavga ve tartışmaların sonunda ayrılık gelebilir.
Menfaat umarak evlenen kişilerin dünya kurulduğundan beri -ilahi adalet olarak- cezalandırıl-dıkları ve tercihlerinde boşa çıktıkları görülmektedir. Buna karşılık din, iffet ve ahretteki iyiliği düşü-nenlere Allah’ın yardım ettiği, zenginleştirdiği, iyi niyeti ile fakirlikten zenginlik ve servete, aşağı dere-ceden makam ve mevkie yükselttiği görülmektedir.
Peygamberimiz (ASM) şöyle buyurur: “Kadın malı, güzelliği, soyu ve dini için nikâhlanır. Sizin üzerinize düşen dini için olanı tercih etmenizdir.”
Özetle:
Evlenilecek kadında iffet, din, akıl vazgeçilmez şart olarak karşımıza çıkar.
Evliliğin esas gayesi neslin devamı olduğuna göre kadının doğurgan olması da önemli bir şarttır.
Kadının bekâr olması önemli bir tercih sebebidir.
Bir kadının soyu güzelliğinden daha öndedir. Güzellik bunların yanında ek bir fazilet olarak aranır.
Sırf güzellik sebebiyle yapılan evliliklerin getirdiği kötülükleri görüp çok güzel kadını da tercih etme-mek gerekir. Kadının güzelliği, çirkinliği sebebiyle eşini nefret ettirmeyecek, eşinin sevgisinin artması-na yetecek kadar olması gerektir.
Sadece mal ve mülk veya mevki makam için yapılan evlilikler en istenmeyen evliliklerdir. Çünkü bu durumda kadının aile içindeki konumu güçlü olacak buna karşın erkeğin konumu düşük olacağı için evlilikteki düzen ve intizam bozulacaktır.
Aile içinde erkeğin idareci kadının yardımcı konumu son derece önemlidir. Çünkü aile düzeninin bo-zulması âlemin bozulması anlamına gelir.

İnsan bu ölçüler içinde Allah rızasını umarak ve kendisini haramdan korumak amacıyla evlenmelidir. Bu şekilde Allah’ın yardımına kavuşur.

Murat EROĞLU


Bozkırın Berrak Pınarı Hacı Bayram-ı Veli

Konstantiniyye mutlaka alınacaktır. Ama bunu bir öfke ve hiddet işi haline sokmadan, bir illeti tedavi eder gibi yapmak lazımdır. Çünkü hiddet ve kin, gerçekleri gören gözleri kör eder. Padişah huzurunda dahi olsanız hakkı ve hakikati söylemekten korkmayınız. Padişah, sizi hoşlanmadığınız ve dininize uymayan bir işe tayin ederse kabul etmeyiniz. Hiç kimseyi küçümseme ve hafife alma! [Hacı Bayram-ı Veli]
Doğum ismi, Numan bin Ahmed, lâkâbı "Hacı Bayram"dır. 1352 (H. 753) tarihinde Ankara’nın  Çubuk Çayı üzerinde Zül-Fadl(Solfasol) köyünde doğdu. Hacı Bayram-ı Veli, 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu’da yetişti. Eserlerini diğer Hacı Bektaş-ı Veli yoldaşları gibi Türkçe olarak yazarak Türkçe kulanımını Anadolu'da önemli şekilde etkiledi.
 Yıl: 1433, Yer: Edirne.
 Edirne'deki sarayın büyük salonuna tedirginlik uyandıran bir sessizlik hâkimdi. Sultan 2. Murad'ın (1402–1451) canı sıkkındı; vezirlerin ve diğer görevlilerin de... Herkes, devlete karşı isyan edeceği haber verilen ve bunun üzerine padişahın derdest edilerek getirilmesini emrettiği Nûmân isimli kişiyi bekliyordu… Zanlının suçu oldukça büyüktü: Devleti ele geçirmek... Devlet, daha yirmi yıl kadar önce, 1402 Ankara Savaşı sonrasında, yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış, Anadolu'da eski beylikler tekrar bağımsızlıklarını ilân etmeye başlamış; birlik ve beraberlik Çelebi Mehmed tarafından zor da olsa yeniden sağlanmıştı. Bu acı günlerin üzerinden çok geçmeden duyulan bu isyan ihbarı büyük bir endişe uyandırmıştı. 
Sessizlik bozulur. İhtiyar subaşı nefes nefese huzura çıkar, Padişahı selâmlar. “Engürü’deki şeyhi getirdik efendim!” der, “Ama ...”
-Aması ne?
-Bu zat söylendiği gibi etrafına çapulcu toplayan bir fitneci değil. Aksine büyük bir âlim ve gönül ehli.
-Nereden biliyorsun peki?
İhtiyar subaşı bunları değirmende ağartmadık gibilerden sakalını sıvazlar. “Şu kadarını söyliyeyim” der, “kendisi Şeyh Hamideddin-i Veli Hazretleri’nin halifesi!”
-Sen ne diyorsun!
-Geleceğimizi biliyordu. Bizi yolda karşıladı. Boynunu büküp bileklerini uzattı, “Haydi evladım” dedi, “zincirleyin beni!”
-N’aptık biz. Bir Allah dostunu zincire vurduk desene.
-Vurmadık efendim. Aksine yol boyu hizmet ettik.
-Gönlünü hoşça tutaydınız.
-Tutmaz mıyız.
İşin aslı anlaşılmıştı. Sultan Murad Han, söylentilerden hareketle devletin selâmetine kasteden ve tahtına göz diken bir eşkıya beklerken, karşısında; nur yüzlü, kâmil bir velî görünce onu başköşeye oturttu. Utancından bu büyük velînin yüzüne bakamadan; "Yolculuğunuz zahmetli oldu herhalde." dedi. Hacı Bayram Velî ise tebessümle; "İyi bir vesile oldu. Birçok yerde ve buralarda epeyce maneviyât âşıkları gördük ve tanıştık." diyerek, padişahı rahatlattı. Sohbete başladılar. Hacı Bayram Velî konuştukça, ilminin yüksekliği daha iyi anlaşıldı. Padişah onu Ankara'dan buraya kadar getirttiğine çok üzüldü, tanışmakla şereflendiği için de çok sevindi. Pek çok ihsanda bulunup, hediyeler verdi. Fakat Hacı Bayram Velî: "Sultânım! Bizim dünya malında gözümüz yoktur. Siz onları, ihtiyacı olanlara veriniz." diyerek hediyeleri kabul etmedi.
Baş başa sohbet ettikleri günlerin birinde; konu İstanbul'un fethine gelmişti. Murad Han: "Allahü Teâlâ'nın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bâyezîd Han bu işe girişmişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i Âl-i Osman'ın topraklarının ortasında bir Bizans Devleti'nin olmasına gönlüm hiç razı değil. Sevgili Peygamberimiz'in de (sallallahü aleyhi ve sellem) fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum." dedi. Murâd Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram Velî derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu. Sultanın sözü bittikten bir süre sonra: "Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasîb olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muhammed'e (Fâtih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddîn'e nasîb olsa gerektir." müjdesini verdi. 
Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan, Ankara ve Bursa'daki âlimlerin derslerine katılarak, tefsir, hadîs, fıkıh ve zamanın fen ilimlerinde yetişen Nûmân, Melike Hâtun Medresesi'nde (Ankara) müderrislik yapmış, talebe yetiştirmiş ve kısa zamanda halk arasında sevilip sayılan biri olmuştu.
Fakat Müderris Nûmân'ın ruhunda bir sıkıntı vardı. O, bundan ancak bir mürşid-i kâmilin huzuruna varmakla kurtulabileceğini biliyordu. Kısa süre içinde konuşmalarının tesiri, bilgisinin genişliği daha geniş bir çevrede duyulmuştu. Şeyh Hamidüddin, onu Kayseri'ye çağırmaya karar vermiş ve bir müridiyle haber göndermişti. Nûmân bu daveti duyar duymaz; 'Başüstüne!' diyerek müridi Şücâ-i Karamânî ile Kayseri'ye gider. Kayseri'de Somuncu Baba olarak bilinen Hamîdeddîn Velî ile bir kurban bayramında buluşurlar. O zaman Hamîd Velî: "İki bayramı birden kutluyoruz." buyurarak, Nûmân'a 'Bayram' lâkabını verir. Hocasının sohbetleriyle kısa zamanda olgunlaşan Nûmân daha sonra onunla birlikte Hacca da gider.
Hocası vefat edince, Nûmân Ankara'ya dönüp müderrisliğin yanı sıra, halka hitap etmeye, emr-i bi'l-mâ'rûf, nehy-i ani'l-münkerde bulunmaya başlar. Ayrıca düşüncelerini Anadolu Türkçesi'yle yazdığı şiirlerle de anlatır. 
Hacı Bayram Velî, Ankara'ya Sultan Murâd Han'ın verdiği fermanla geldi. Fermanda, Hacı Bayram Velî Hazretleri'nin talebelerinin yalnız ilim ile meşgul olmaları için, vergi ve askerlikten muaf tutulduğu bildiriliyordu. Bunu duyan pek çok kişi, vergi ve askerlikten kurtulmak için Hacı Bayram Velî'nin talebesi olduğunu söylemeye başladı. Bunlar o kadar çoğaldı ki, Ankara'nın mâlî ve askerî düzeni bozuldu. Sonunda Sultan, Hacı Bayram Velî'den talebelerinin bir listesini istemek mecburiyetinde kaldı.
Hacı Bayram Velî de, Ankara'nın Kanlıgöl mevkiinde bir çadır kurdu ve: "Bize intisâb edenler, talebe olanlar burada toplansın." diye ilân etti. Hacı Bayram Velî'nin talebesi olduğunu söyleyen herkes, akın akın gelip meydanı doldurdu. Hacı Bayram Velî: "Dervişlerim! Bana intisâb eden talebelerimi bugün burada kurban etmem emrolundu. Canını, malını bana feda eden, çadıra girsin." buyurdu. Bütün talebeleri bir korku aldı. Bir uğultu yükseldi. Vergiden kaçmak için talebe görünenler; "Bu ne biçim mürşit; bu nasıl müritlik!" diye söylenip duruyorlardı. Hacı Bayram Velî de, eline keskin bir bıçak ile çadırın kapısında beklemeye başladı. Bu sırada topluluktan, bir erkek ile bir kadın kalabalığı yararak doğruca çadırın içine girdiler. Arkalarından Hacı Bayram Velî de girdi. Daha önceden çadıra koyduğu koyunu içeride hemen kesti. Kırmızı bir kan, çadırdan dışarı çıktı. Kanı gören herkes hemen kaçtı. Meydanda kimse kalmadı. Daha sonra dışarı çıkan Hacı Bayram Velî: "Anladık ki, bu kadar talebemiz varmış. Bunlardan başka herkes, vergi vermek ve askerlik yapmak suretiyle, devlete olan borcunu ödemelidir." buyurdu.
Hacı Bayram Veli, kendi döneminde çok sayıdaki sevenleri sayesinde sahip olduğu büyük nüfuzu dâima devlet için kullanmış, onun tavsiye, fikir ve dualarını alan idareciler bunun bereketini görmüşlerdir. Onu devlet için bir tehlike göstermek isteyenlerin bugün adları bile hatırlanmazken, onun fikirlerinin ve mânevî tasarrufunun hâlen geçerliliğini sürdürdüğü, kabrinin her gün binlerce mümin tarafından ziyaret edilmesinden ve ismi geçtiğinde hayırla yâd edilmesinden anlaşılmaktadır.
Yazıcızâde Muhammed, Ahmed-i Bicân, Akbıyık Sultan, Üftâde Efendi ve Eşrefoğlu Rûmi gibi zirveler hep Hacı Bayram hazretlerinin dizi dibinde yetişirler. Ama vekil olarak tek isim düşünürler: Akşemseddin!

Kaynaklar:
1.Prof.Dr.E.Cebecioğlu , ‘ Hacı Bayram Veli’ , Diyanet Vakfı Yayını,2005,Ankara.
2.B.Sezgit, ‘Hacı Bayram-ı Veli’ , Nur Yayınları, Ankara.
3.Menâkıb-ı Hacı Bayram-ı Velî
4.İslâm Âlimleri Ansiklopedisi

4 Haziran 2015 Perşembe

Muharrem ÇELİK



ORGANİK AHLAK ( KINALIZADE’DEN İLHAMLA )

Osmanlıdan Günümüze Kişisel Gelişim - 2

Evlenilecek Kadında Aranılan Özellikler

Bir kadının evlilik için uygun ve iyi bir eş olduğuna işaret, ev yönetiminde eşine yardımcı ve ortak olması, eşinin olmadığı zamanlarda malını ve ailesini korumasıdır.
Eşi yanındayken zor işlerde öğüt verici ve danışman, kötü zamanda teselli edip arkadaş olandır.
Kadına aile reisliği görevinin verilmemesi onun başaramayacağından değil, kadının aile yönetiminde erkeğe ortak ve yardımcı olmasının daha uygun olacağındandır.
Kadınların en faziletli ve en mükemmeli akıl, din, iffet, namus, edep, haya, eşine sevgi ve samimiyetle vasıflanmış olandır.
Kadınların en faziletlisi eşinin rızası olduğu şeyleri kendisi için önemli sayan, namusunu korumayı en büyük arzusu bilendir.
Kadınların faziletlisinin zıddı dili uzun, hakkı bilmez olan kişidir. Maalesef dili uzun, hakkı bilmeyen kadınların çok olduğunu belirtmeden geçemeyiz.
Bekâr bayanla evlenmek dulla evlenmekten daha uygundur. Çünkü edebi ve eşine uyup boyun eğmesi ve onun güzelliğine bakması bekârda daha fazladır.
Erkek kendisiyle makam ve mevkide dengi olmayan kadına rağbet etmemelidir.
Erkek, kadının çok malı, parası, kiragelirleri, tarlaları olduğu için kadına evlilik teklifi yapmamalıdır.
Çok mal mülk sahibi olmak kadının üstünlüğüne ve evde hâkimiyetine sebep olur. Ev yönetimi ile ilgili işlerin bozulmasına sebep olabilir.
En uygun (Saliha) kadın yukarıda sayılan güzel özelliklere sahip olduktan sonra, güzellik, iyilik, itibarlı kişilere yakınlık, zenginlik ve servet sahibi olmaktır. Bu nitelikteki kadınla evlenen erkeğin Allaha sayısız şükretmesi gerekir. Bazı âlimler Rabbena duasındaki “Bize dünyada ve ahrette güzellikler ver.” sözündeki dünyadaki güzelliğin bu özellikleri taşıyan bir eş olduğunu söylemişlerdir.
Bütün güzel özellikler bir kadında aynı anda bulunmayabilir. O zaman akıl, iffet ve haya sahibi kadın tercih edilmelidir.
Sırf güzellik, asalet, zenginlik, yüksek kazancı olma gibi özellikleri olan bayanların tercih edilmesi üzüntü ve yorgunluğa, belki de helak olmaya sebep olup din ve dünya işlerinin bozulmasına sebep olup din ve dünya işlerinin bozulması ihtimalini ortaya çıkarır.
Geçmiş zaman âlimleri sırf güzelliğinden dolayı evlilik teklif etmemek gerektiğini söylerler. Çünkü güzellik ve iffet bir arada az bulunur. Güzel kadını, arzularının peşinde koşan pek çok insan ister. Eskilere göre kadınlarda zayıf akıllı oldukları için bunlara kanıp doğru yoldan çıkarak arzularına uyarlar.
Çok çirkin kadından da kaçınmak gerekir. Kadın çok çirkin olunca nefsi onunla kanaat etmez ve haram olan başka kadınlarla ilgilenmekten ya da çirkin olan karısının ölümünü dilemekten kendisini alıkoyamaz.
Aşırı çirkin ve aşırı güzel kadından kaçınmak gerekir. Her şeyin ortası iyidir.

Murat EROĞLU



CİHAN DEVLETİNDE SIRLI SULTANLAR

Tarihimizde yaşayış ve sohbetleri ile insanların İslâm’a gönülden bağlanmasına vesile olmuş büyük insanlar vardır. Bu büyük insanlar yaşamış oldukları şehirlerin manevî merkezi haline gelmişlerdir. Nitekim İstanbul’da Eyüp Sultan, Ankara’da Hacı Bayram-ı Veli; Konya’da Mevlâna, Erzincan’da Terzi Baba; Kastamonu’da Şeyh Şaban-ı Veli ve Bursa’da Emir Sultan bu büyük insanlardandır.
Bu haftaki serimize, Anadolu’yu aydınlatan, iç gözlerine hikmet sürmesi çekilen Hak kahramanı Buharalı Seyyid Emir Sultan’la devam edeceğiz.

Buharalı Seyyid Emir Sultan

Emir Sultan, Anadolu’yu aydınlatanlardan… İç gözlerine hikmet sürmesi çekilen Hak kahramanlarından… Bursa deyince akıllara ilk gelen Emir Sultan’dır. Çünkü Bursa’ya manevî gıdaların salkımını veren O büyük Velî’dir. Emir Sultan, yeni yepyeni ve taptaze bir toprakta mekân tutmak üzere Orta Asya’dan Anadolu’ya akan Türk boylarını mayalamak gayesiyle, Horasan illerinden kopup gelmiştir. Nesepleri tâ Hazret-i Ali’ye, ondan da Allah’ın Sevgilisi Hazret-i Muhammed’e (sav) uzanmaktadır. Yani seyyidler kolundan.  Asıl adı Muhammed Şemseddin olan Emir Sultan, 1368’de Buhara’da doğmuştur. Babası, çömlekçi mânâsına gelen “Emir Külâl” lâkabı ile tanınan devrinin mutasavvıflarından Seyyid Ali’dir. Soyları itibarıyla “Emir”, Buhara’da doğmalarından dolayı “Emir Buhari” veya “Emir Şemseddin-i Buhari” dendiği gibi, veli olmasından ve aynı zamanda Sultan Yıldırım Bâyezid’e damat olmasından dolayı da, “Emir Sultan” denmektedir.
Emir Sultan Hazretleri ilk tahsilini her şeyiyle Müslümanlığın yaşandığı aile ocağında görmüştür. Babası, yedi yaşında iken annesi vefat eden oğlu Muhammed Şemseddin’in (Emir Sultan) örnek bir insan olarak yetişmesi için elinden gelen gayreti gösteriyordu. Oğlunu, İslâm’ın özünde var olan yüksek insan sevgisi ile yetiştirmeye çalışıyordu. Bunun yanında oğluna kendi mesleği olan çömlekçiliği öğretiyordu. İşte oğluna verdiği nasihatlerden bir misal:
“Oğlum! Peygamberi anandan ve babandan daha çok sev. Soyunla övünme. Yalan söyleme, her gününü son gününmüş gibi tamamlamaya çalış. İlim öğren ve bunda asla üşenme. Selâm vermeden hiçbir topluluğa girme. Hz. Kuran ve hadisler sana yol gösterecek. Oğlum! hayat her şeyi ve her yanıyla senin için bir mekteptir. Hayra koş; kötülükten kaçın. Unutma ki en büyük silâhın Allah’a ettiğin dua olacaktır.”

Kendini bildi bileli ilim meclislerine koşar. Okur, okutur, öğrenir, öğretir, hasılı iyi yetişir. Babasının vefatı üzerine Medine’ye yerleşmeye niyetlenir. Artık Âlemlerin Efendisine komşu olmalı ve ömrünün sonuna kadar kalmalıdır orada. Nitekim önce hacceder, sonra Münevver Belde’ye geçer.
Ama bakın şu işe ki, o yıl görülmedik bir kalabalık vardır. Yine de misafirhanelerden birinde kıvrılıp uyuyacak kadar olsun bir yer bulur, döşeğini serer. Ancak binaya bakanlar alelacele gelir, başına dikilirler.
“Ama efendim” derler, “orası Seyyidlere ayrıldı” Seyyid Muhammed güler. “İyi ya” der, “Ben de Seyyidim zaten.” Görevliler “Hadi canım sen de” demezler belki, lâkin delil isterler. Seyyid Muhammed ellerini çaresizlikle açar, boynunu büker.
“Buraların yabancısıyım, söyleyin kim şahit olsun bana?” der.
– Peki ama, biz nasıl inanalım sana?
– Durun. Bir şahit buldum galiba.
– Kimi?
– Dedemi!
Seyyid Muhammed “Buyrun!” der, önlerine düşer. Mescid-i Nebi’ye gelirler. Genç Seyyid kabre döner, “Esselamü âleyküm ya ceddi!” der. Kabirden çok tatlı bir ses duyulur:
– “Ve âleyküm selâm ya veledi!”

İstikamet Anadolu

Seyyid Muhammed Medine’de yerleşmeye niyetlidir, ancak bir gece rüyasında Resulullah Efendimiz’le,  Hazret-i Ali’yi görür. Ona, Anadolu’ya gitmesi emredilir. Üç nurdan kandili takip edecek, kandillerin söndüğü yerde yerleşecektir.
Seyyid Muhammed uyandığında kandilleri karşısında bulur. Hemen o gün hazırlanır,  çıkar yola. Seyahat haftalar sürer ve bir gün kandiller söner. Uludağ eteklerinde yemyeşil bir beldededir şimdi... Bursa’da!
Yöre halkı onu keşfetmekte gecikmez. Etrafında halka olur sohbetine katılırlar. Hatta Sultan derler ona. Emir Sultan! O günlerde Yıldırım Bâyezid Macarlar’la savaşmaktadır. İki tarafta güçlü, haliyle kayıplar büyüktür. Yaralılar öylesine çoktur ki çadırlardan taşar. Üstelik cerrah sıkıntıları vardır. Ancak, revirde o güne kadar tanımadıkları bir genç peydahlanır. Görünüşe bakılırsa son derece mahir bir hekimdir. Hatta günün birinde sultanın kolundaki yarayı sarar. Kesik derindir, ama tutkalla yapıştırılmışçasına iyileşir. İzi bile kalmaz. Yıldırım Bâyezid sargıyı çözerken hayretten dilini yutar. Zira bu hanımının nişanlıyken kendisine verdiği mendilin yarısıdır. Sırrı bilmek ister. Ama esrarengiz genç yoktur ortalıkta.
Niğbolu müstahkem bir kaledir. Osmanlı ordusu büyük kayıplar vermesine rağmen tek taş sökemez. Görünen o ki, bu gidişle kaleye girmeleri ham hâyâldir. Ama Yıldırım kolay pes etmez. Büyük bir âzimle yürür surların üstüne. Tam ümidini yitirmek üzeredir ki, kale kapısı açılır. Osmanlı ordusunu âdeta içeri buyur eden genç kolundaki yarayı saran hekimin ta kendisidir. Yıldırım Bâyezîd ve askerleri kaleye girerler. Kaledekiler, bu durum karşısında teslim olmak mecburiyetinde kalırlar. Zaferden sonra bu genci arasalar da yine bir türlü bulamazlar.

Fatıma Sultan’ın Rüyası

Yıldırım o yıl Edirne’de konaklar. Ailesi Bursa’dadır. Bâyezid’in Hundi Fatıma adında hâya ve takva sahibi bir kerimesi vardır. Bu kızcağız bir gece rüyasında Efendimiz’i görür. Ondan Muhammed Buhari ile evlenmesi istenir. Ama kızcağız edebinden kimseye bir şey söyleyemez. Ertesi gün Server-i Kainat yine rüyasını şereflendirir ve “Eğer” buyururlar, “Ahirette şefaatime kavuşmak istiyorsan dinle beni!”
Hundi Fatıma Sultan’ın talibi çoktur. Adı büyük paşalarla, namlı beyler sıradadır. Görünüşte Emir Sultan gibi fakir ve garip biri onlarla aşık atamaz. Ancak Hundi Sultan kararlıdır. Bedeli ne olursa olsun Emir Sultan’la evlenecektir. Ama sırrını kimselere açamaz. Hem Emir Sultan’ın Efendimizin emrinden haberi var mıdır acaba?
Çok geçmez. Bir gün Emir Sultan dünür yollar saraya. Valide sultan dudak büker. Açıktan açığa “olmaz!” demez; ama öyle demeye getirir. “Söyleyin ona” der, “kırk deve yükü altın getirsin, alsın kızımı!”
Emir Sultan sakindir, “Öyleyse!” der, “göndersin develeri!”
Mübarek, devecibaşını karanlıkta karşılar, onları hiç dolandırmadan Nilüfer çayına götürür. Su yatağındaki çakılları göstererek “Doldurun!” der, “Hatta kendi keselerinizi de.”
Devecilerden bazıları “bunda bir hikmet olmalı” der, bazısı güler geçer. Hele içlerinden biri “n’olacak bunlar” deyip aldığı çakılları geri döker.
Muhammed Buhari Hazretleri Valide Sultan’ın huzuruna çıkar. Heybeler ters yüz edilir. Zemini kıpkızıl altın kaplar. Valide sultan şaşırmanın ötesinde korkar. Şimdi diyecek tek sözü vardır: “Nasıl istiyorsan öyle olsun!”

Yıldırım’ın Tepkisi

Nikah haberi Edirne’ye ulaştığında Yıldırım çok bozulur. “Benim kızım, benden habersiz nasıl evlenir?” der ve kızını cezalandırmak üzere Süleyman Paşa’yı Bursa’ya yollar. Valide Sultan kızına ve damadına siper olur. Dahası büyük âlim Molla Fenari araya girer, askeri ikna eder. Hatta sarılır kaleme, padişaha bir mektup yazar. Yıldırım Bâyezid’in Molla Fenari hazretlerine olan hürmetini bilen Süleyman paşa boyun büker, döner geri. Aradan aylar geçer. Bâyezid Bursa’ya avdet eder. Halk yollara çıkar, sultanı karşılar. Yıldırım bir an kalabalığın içinde esrarengiz hekimi görür. Derhal atından iner. Ellerinden tutup sorar: “Söyle yiğidim o maharet neydi öyle?” Emir Sultan hazretleri Fetih suresinden bir ayet okur. “Allah’ın kuvvet ve yardımı, biat edenlerin vefa ve sadakatlerinin üstündedir” Bâyezid tekrar sorar: “Ya mendilin öbür yarısı?” Emir Sultan cebinden çıkarıp uzatır. Sultan meraklıdır:
-Adını bağışlar mısınız?
-Muhammed!
-Yanında Buharisi’de var mı?
-Var!
-Yoksa?
-Elinizi öpebilir miyim baba.
-Hayır. Öpülecek el seninki.
Ve kucaklaşırlar.

Bursa Ulu Camii

Yıldırım Bâyezid Niğbolu zaferinde kazanılan gânimetlerle muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimarlar bugün Ulucami'nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız bir "Evim de evim" feryadı tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere "olmaz" der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, iknaya çalışırlar. Ama o direnir.
Sultan Bâyezid caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar "mal onun değil mi" derler, "satarsa satar, satmazsa satmaz!" Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bâyezid 'in aklına damadı gelir. Emir Sultan'ı bulur meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder. "Acele etme!" der, "Bir gecede neler değişmez?"
İhtiyar kadın o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet anıdır. Kalabalıkta korkunç bir azab endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz'in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana. Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya mecâli yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar. Feryad figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan'ı görür, "Herkes cennete gitti" der, "Ben bir başıma kaldım burada!" Mübarek o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar, "Kurtulmak istiyor musun?" Kadın nefes nefese cevap verir:
-Hiç istemez miyim?
-Öyleyse Sultanımızı üzme!
Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye.

Ankara Savaşı

Emir Sultan, Yıldırım'ın Timur Han'la savaşmasına razı değildir. Ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu kardeş kavgasına mani olamaz. Çekilir bir taraflara. Hatta bu kayıtsızlığa mana veremeyen Hundi hatun sorar:
-Babamı yalnız mı bırakıyorsun?
-Bak hatun! Ne bu savaşın bir manası var, ne de babanın kazanma şansı. Eğer elinden bir şey geliyorsa hiç durma, geç olmadan çevir onu.
-Niye öyle söylüyorsun. Babam mağlubiyet tatmamış bir sultandır.
-Evet Timur da mağlubiyet tatmayan bir hakandır. Sen onun kaç devleti yıktığını biliyor musun? Üstelik ülkesi daha büyük, askeri daha fazla. Dahası Maveraünnehir illeri ilimde de, sanatta da çok önümüzde.
-Sen babamın manevi zırhı değil misin?
-Peki sen Timur'u koruyucusuz mu sanıyorsun. O, zamanın kutbundan dua aldı. Ancak Hace Hazretlerinin dahi böylesi bir savaşa rızası yok.
-Ne yapmalıyız peki?
-Baban aklını örten öfkenin farkına varmadıkça ne yapabiliriz ki?
-Diyelim ki öfkesi galip geldi.
-Zor günlere hazırlansanız iyi edersiniz.
Ankara savaşında yaşanılan acı mağlubiyetin ardından Timuroğulları Bursa'yı muhasara altına alırlar. Şehir halkı zor durumdadır, hatta aç kalır. Ahali gelip Emir Sultan'ı bulur ve çok yalvarırlar. Mübarek bir kağıda bir şeyler karalar, ordugâha yollar. O kağıtta ne yazılıdır bilemiyoruz, ancak hemen o gün çadırlar sökülür. Asya yollarına göç düzülür.

Emir Sultan Türbesi

Bursa Emir Sultan Camisi’nin avlusunda bulunan türbe, Emir Sultan’ın eşi Hundi Fatma Sultan tarafından yaptırılmış, zamanla harap olmuş, Sultan II.Abdülhamid’in şehzadeliği sırasında 1868’de yenilenmiştir. Türbenin sekiz köşeli bir planı vardır. Üzerini yüksek bir kasnağın taşıdığı kubbe örtmektedir. Camiye bakan pencerelerden biri üzerinde h.1285 (1868) tarihli onarım kitabesi dikkati çekmektedir. İçeride, ortada Sultan Yıldırım Beyazıt’ın damadı, Halveti şeyhi Emir Sultan’ın (1349-1429) parmaklıklarla çevrili sandukası yer almaktadır. Bunun yanında oğlu Emir Ali Çelebi ile Hundi Sultanın ve iki kızının sandukaları bulunmaktadır.
Türbesinin hemen karşısında, iki minareli Emir Sultan Camii vardır. Etrafında büyük bir mezarlık bulunur. Emir Sultan’a komşu olmak isteyen Bursalıların yattığı bu mezarlarda kim bilir kaç Bursa gömülüdür. Mermerle döşenmiş büyük bir avluya karşılıklı iki büyük kapıdan girilir. Doğu kapısının üzerinde, meleklerin cennete gireceklere söyleyeceği ifade olunan Zümer suresinin 74. ayeti yazılıdır:
“Selâm üzerinize olsun. Ne hoşsunuz! Ebedi olarak içinde kalmak üzere cennete girin.”
İsmail Beliğ'in Güldeste'sinde ifade edildiği gibi, "Cenab-ı Hakk'ın füyüzatına mazhar keramet sahibi, velâyet tahtının sultanı" olan Seyyid Şemseddin Emir Sultan Hazretleri; mücadele, mücahede, riyazât, zikir, dua, niyaz, tazarru, cihad, hizmet ve sa'y-u gayret dolu bir hayatta binbir tatlı hatıra bıraktıktan sonra 1429 yılında Allah'ın rahmetine kavuşmuştur. Cenaze namazını Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kıldırmıştır.Şair Ahmed Paşa şu mısralarıyla tarih düşmüştür:
"İntikal-i Emir Sultan'a / Oldu tarih: İntikâl-i Emir"

Emir Sultan Kime Gölge?

Ne hikmetse Anadolu halkı hep Emir Sultan Hazretleri ile Yıldırım Bâyezid arasındaki menkıbeleri anlatır. Hâlbuki bu büyük veli Bâyezid'den ziyade Çelebi Mehmed'in yanındadır. Ankara savaşının ardından Anadolu çok karışır. Şehzedelerden Musa Çelebi, İsa Çelebi'nin üzerine yürüyüp Bursa'yı ele geçirir. Süleyman Çelebi ise Edirne'yi elinde tutar. Ancak bunlar devleti muhteşem günlerine döndürebilecek kıratta değildirler. Şehzade Mehmed iyi bir asker ve dirayetli bir liderdir. Ancak fitne çıkarmaktan çekinir. Çekilir köşesine işaret bekler. Allah dostları ne derse onu yapacak. İcabında kardeşlerinin emrinde çeri olacaktır. Bir gece rüyasında Murad-ı Hüdavendigar'ı görür, yanında Emir Sultan Hazretleri vardır. Dedesi önce bir kılıç verir, sonra yerinde duramayan kar renkli küheylanı gösterir "Haydi!" der, "Vazife sende!" Çelebi Mehmet hâlâ mütereddittir. Emir sultan bakışları ile cesaret verir ona. "Korkma!" der, "yanında biz varız!" İşte Çelebi Mehmed bu işaret üzerine yola çıkar ve tabiri caizse Osmanlı Devletini sil baştan kurar. Tarihçilere sorarsanız Çelebi Mehmed'in başardığı iş Osman Gazi'ninkinden aşağı değildir. Emir Sultan vefatından sonra da büyük hürmet görür. Meselâ Yavuz Selim, Mısır seferine çıkarken büyük velinin nurlu türbesini ziyaret eder, imdat diler. Kabirden çok net bir ses işitilir:
-Ya Selim! Üdhulu Mısra İnşaallahü aminin. (Ey Selim. İnşallah Mısır'a emniyet içinde girersin!)
...Ve öyle de olur!

Kaynaklar:

- Prof. Dr. Hüseyin Algül, Bursa’da medfun Osmanlı Sultanları ve Emir Sultan
- Nurettin Kahraman, Menâkıb-ı Emir Sultan
- Mehmet Önder, Anadolu'yu Aydınlatanlar
- İlhan Yardımcı, Emir Sultan
- Şinasi Çoruh, Emir Sultan

21 Mayıs 2015 Perşembe

Muharrem ÇELİK


ORGANİK AHLAK (KINALIZADE’DEN İLHAMLA)

-Osmanlıdan Günümüze Kişisel Gelişim-1

Para kazanma yolu dörttür:
1.Ticaret
2.Sanat
3.Ziraat
4.Maaş

Fesadın az, âlimlerin çok olduğu zamanda ticaretle uğraşmak daha faziletlidir.

Bozuk akdin (yalanın ve hilenin MÇ.) çok olduğu zamanlarda mala şüphe geldiği için ziraatla uğraşmak daha faziletlidir. (Şimdi hilenin en büyüğü tarımda dönüyor: GDO’lu, hormonlu ürünler… MÇ.)

Hükümdarların ticaretle uğraşmaları hoş değildir. Bu durum hükümdarlara yakışmayan aşağılık bir iştir.
Osmanlı toplumunda ticarete bakış o kadar olumsuz bir hal almıştı ki, Osmanlının daha sonraki dönemlerinde ticaret ve sanat sanatla meşgul olanların hor görülüp küçümsendiğini ve ticarete atılan gençlerin makam ve mevki sahiplerinin kızlarıyla evlenemediklerini öğreniyoruz.

Mal kazanırken üç şart gereklidir:
1.Zulüm ve haksızlıktan kaçınmaktır. Oyun ve hile ile başkalarından mal kazanmak gibi.
2.Ar, ayıp ve uygun olmayan yollardan kaçınmaktır. Maskaralıkla mal kazanmak gibi.
3.Alçaklık ve zilletten sakınmaktır. Bahane ile ayartmakla kazanmak gibi.

Bir sanata girince o sanatta kimsenin kendisinden üstün olmayacağı şekilde yetenekli ve hünerli olması gerekir. (Ülkemizde maalesef diploması olan ama sanatı olmayan insanlarla dolu. Eğitim ve öğretimdeki hedef sanatı öğretmek olmalıdır. MÇ.)

Sadece mal kazanıp kendisiyle ailesinin geçinmesiyle yetinmeyip sanatını iyi sağlam öğrenmelidir.
O sanatı satın alan kimse tam olarak hoşnut olmalıdır. Sanatını satan kimse hile ve aldatmadan kaçınması gerekir.
Müşterinin hayır duası ahirette kurtuluşa ve rızkın bereketine sebep olur. Müşterinin bedduası ahirette ceza ve bereketin kaybolmasına nedendir.
Kuyumculuk ve nakkaşlık gibi dünya ziyneti ile ilgili sanatlarda usta olmak için uzun zaman geçmesi gerekir. Bu nedenle bu meslekler vakit kaybına neden olur. Bunu telafi etmek için usta olduktan sonra kalan ömrü ibadetle geçirmek veya kazanılanı sadaka vermek daha faziletlidir.
İnsanın dünyada bol rızık kazanması rağbet edilen bir şeydir. Bunun en güzel yolu da sanat yoluyla kazanmaktır.
Sanat helal kazanca, iffetli bir yüze ve bedene sebep ve aracı olur.İnsanın eliyle kazandığı (el sanatı) sayesinde hırsızların, zalimlerin ve ona yardım edenlerin huyu olan büyüklenmekten sıyrılır. Dilencilik gibi bir rezillikten ve arsızlıktan kurtulur. (Bazı ülkelerde eğitim işte bunun tam tersi. Sanki devletin kapısında, bir zenginin kapısında dilenmek için programlanan nesiller yetiştirilmekte. MÇ.)

Gasp, zülüm, insanı azarlamakla elde edilen mal görünüşte çok olsa bile gerçekte bereketsiz ve azdır. Zulüm ve dilencilik yapmadan kazanılan mal görünüşte az olsa bile gerçekte bereketli ve kıymetlidir.

Sanatın ve el işçiliğinin ziraatla beraber revaçta olması ticaret gibi vurgun, talan ve batıp gitme tehlikesi yoktur. Kararlı ve sabır isteyen bir kazanç yoludur.

7 Mayıs 2015 Perşembe

Murat EROĞLU


CİHAN DEVLETİNDE SIRLI SULTANLAR

Her milletin tarihinde takdirle yâd edilen büyük şahsiyetler vardır. Zaten tarih öğreniminin en pratik faydası da bu şahsiyetlerin vasıflarını gelecek nesillere öğreterek onların ahlâk ve karakterini yüceltmektir. Bu açıdan baktığımızda yaşadıkları dönemin hadiselerini milletleri adına hep kazanca çevirmiş bu insanların hayatları iyi öğrenilmeli ve bizzat hayata tatbik edilmelidir. Ancak bu sayede Yavuz’lar, Fatih’ler, Alparslan’lar, Yunus’lar, Mevlana’lar, Akif’ler yetiştirilebilir.
Serimize, cihan devletini kurma fikrini veren aşireti devlete taşıyan bir veliyle başlıyoruz.

Aşireti Devlete Taşıyan Veli Şeyh Edebali

Osman Gazi, Ertuğrul’un ocağında doğar. Destanlarla, menkıbelerle büyür. Babasının silah arkadaşlarını âdeta esir eder. Ayaklarına dolanır, önlerini keser. Ne eder, eder cenk hatıralarını anlattırır onlara. Akranlarının çelik çomak oynadıkları çağlarda ata biner, yay gerer. Bıyıklarının terlediği günlerde akınlar düzenler.
Bu coğrafyada zemin kaypaktır. İmparator ne kadar entrikacı ise, tekfurlar da dönektirler bir o kadar. Şefkate şiddetle, ihsana ihanetle karşılık verilen bir iklimde insan kurt olmalıdır. Gün gelir tehlikeyi hisseder, pusuları koklar.
Osman gazi tam bir muhariptir. Atiktir, tetiktir. Attığını vurur, vurduğunu devirir. Cengi satır satır okur ve bin türlü hile bilir. Ama o sadece aşiretini düşünür. Devlet mi dediniz? Yoo hayır! Henüz hayali bile yoktur zihninde.
O yıllarda Derviş Gazi denilen Hak aşıkları Anadolu’ya sızar. Bunlar genellikle Horasan asıllıdırlar. Hekimdirler, demircidirler, debbağdırlar. Hasılı sanat sahibidirler ve işlerini iyi bilirler. Dürüst ve emindirler. Hıristiyan ahali bunlara “sarıklı” der ve çok güvenirler. Emanetlerini onlara bırakır, hakemliklerine inanırlar. Öyle ya bu diyarda yalan bilmeyen, haram yemeyen kaç kişi kalmıştır?

Müjde
İşte bu gönül erlerinden biri de Ebdal Kumral’dır. Manevi ikrâmlarla donatılmış bir hâl ehlidir. Bir gün Ermeni derbenti denen mevkide Hızır Aleyhisselâm’la karşılaşır. Hızır Aleyhisselâm Osman Gazi’yi kastederek. “O yiğidin istikbali çok parlak” der, “Var bul onu ve müjdeyi ver!”
-Nasıl bir müjde?
-Yakında rüyasını görür.
-Sırrı bileydik, tabirini yapardık.
-Tabir Şeyh Edebâlî’ye yakışır.
Ebdal Kumral, dergâha koşar. Vardığında sohbet başlamıştır. Bir köşeye sokulur, diz çöker. Bakın şu işe ki Osman Gazi de oradadır. Genç mücahid kelimesini kaçırmadan şeyhini dinler.
Edebâlî Hazretleri “Toprağa bağlanın!” der, “Su kullanın, ağaç dikin, bahçelerinizi elden geçirin.” (Bunlar şu coğrafyada kalıcı olduklarına dair işaretlerdir) “Fukaraya sahip çıkın, âlimlere hürmet edin.”
Ve bir sır fısıldar: “Heybetli görünmek isteyen, Kuran okusun!”
Gecenin ilerliyen saatlerinde Osman Gazi el öper, müsaade ister. Edebâlî hazretleri gözlerini kısar, geceyi dinler. Sonra nedendir bilinmez “Sabah ola hayr ola” der, “gelin kalın burada!”
Bu diyarda ona itiraz ne mümkündür. “Başüstüne” der, baş eğerler.
Derhal döşekler serilir, kandiller çekilir. Avludaki takunya tıkırtıları azala azala kaybolur. Ocaktaki meşe kütüğü çatırtıyla yanar, duvarda kızıl lekeler dolaşır. Dolunay ak gölgelerle ilişir ılık zemine. Uzaktan uzağa ulumalar duyulur ve ıslık dilli bir rüzgâr…
Osman Gazi ayağını uzatıp yatamaz. Zira odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye bağdaş kurar, tesbihi ile baş başa kalır. Ama bir ara içi geçer, Edebâlî Hazretlerinin göğsünden çıkan bir nurun kendini kuşattığını görür. Sonra vücudu çınara döner. Dallanıp budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır, kökleri kıtaları tutar. Dağlar ovalar, nehirler, şehirler… İnsanlar fevc fevc gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve neşelidirler.

Tabir
Osman gazi rüyanın heyecanıyla gelir kendine. Avluda tıkırtılı takunyalar, su sesi ve şıngırtılı ibrikler. Derken müezzinin yanık sesi odayı doldurur. Mescide geçerler. Osman gazi rüyanın tesirindedir hâlâ. Ebdal Kumral sorar. “Ne oldu sana?”
-Bir rüya gördüm hocam. Garip bir rüya!
-İyi ya, işte fırsat. Şeyhimize arz eyle.
-Hata etmeyiz değil mi?
-Söylediğin şeye bak.
Osman Gazi, hani o meydanlara sığmayan yiğit Edebâlî Hazretleri’nin yanında sesini çıkaramaz. Bırakın konuşmayı, nefes almaktan çekinir. Ama bu kez derdini söylese gerektir. Mahçup mahçup rüyasını anlatır. Edebâlî Hazretleri kısa bir tefekkürün ardından “Ey oğul. Sana müjdeler olsun!” der, “Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bâlâ hatun). Seni kuşatması evleneceğinize işarettir. Ağaca gelince: Sen büyük bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle hükmedecekler. Allah-ü teâlâ seni ve neslini insanların İslâm’la şereflenmesine vesile edecek.
Ebdal Kumral heyecanlıdır. “Vallahi doğru söylüyorsun!” der, “Hızır Aleyhisselam’ın bildirdiği müjde bu olmalı!”

Dursun Fakih
Aradan yıllar geçer. Anadolu’daki çalkantılara rağmen beylik büyümektedir. Osman Gazi ihlâslıdır, gayretlidir ama o bir aşiret reisidir hâlâ. Hoş dahasına da tâlip değildir. Zaman zaman şu beyliğin bile vebalinden çekinir. Ama ûlema cihangirliğe teşvik eder. Gelir, gider devlet fikrini işlerler ki, Dursun Fakih bunlardan biridir.
Dursun Fakih, çok âlim görür, ilim meclislerinde bulunur. Ama gönül gözü Edebâlî Hazretleri’nin dergâhında açılır. Onun akıllara durgunluk veren bir hafızası vardır. Öyle ki bir kere okuduğunu alır ezberine.
O yıllarda Moğollar tam bir belâdırlar. Nitekim Anadolu Selçuklularını dağıtır, sultanı tutsak alırlar. İnsanlar korku içinde ve kararsızdırlar. Şöyle tutunacak sağlam bir dal, sığınacak müşfik bir gölge ararlar. Ortalık beyden geçilmez, ama ehilleri nerede?

Bağımsızlık İlanı
Dursun Fakih, Osman Gaziye çıkar. “Beyim!” der, “Evet bu güne kadar Selçukluya sadık kaldık, ama Selçuklu kalmadı artık. Siz ne derseniz deyin, adınıza hutbe okuyacağım!”
-Adıma hutbe okumak mı? Hayır, Selçuklu’ya isyan edemem!
-Lütfen anlayın. Selçuklu diye bir şey yok gayri ve bundan böyle olmayacak!
-Bu büyük bir mesuliyet ama…
-Çok sancı çektik. Şimdi yeni bir doğum lâzım. Bunu sizin için değil ümmeti Muhammed için yapacağım. İnsanların ihtiyacı var bize. Sanırım vakit geldi. Rüyayı hatırlasanıza.
Osman Bey hâlâ mütereddittir, ama Dursun Fakih onu dinlemez. Bildiği gibi yapar, çıkar beyinin adına hutbe okur. Ki bu hareketin tek adı vardır: “Bağımsızlık ilânı!”
Dursun Fakih adı üstünde fakihtir. Bilinen ilk şeyhülislâm odur. Genç devletin müesseselerini o kurar. Dahası sağlam temeller üstüne oturtur. Bu ne temeldir ki bir imparatorluğu altı asır taşır.
Dikkat ederseniz Osman Gazinin aklında bir devlet fikri yoktur. Onu buna hazırlayan, inandıran, sürükleyen, gayretlendiren hep veliler olur. Hoş sultanlar, onların gölgesinde ağırdırlar.
“Sırlı Sultanlar!”… Dizimizin adı, şimdi daha iyi anlaşılıyor olmalı.